23 Ağustos 2013 Cuma

parçalanmış hisler (2)

ben küçükken rengarenktim büyüdükçe griye çalmaya başladım. bu dünya kirli. günden güne kirleniyor. ruhlarımız huzursuz, gökyüzü uzak. benim bir kumbaram vardı içini hayallerimle doldurduğum. benim şimdi de bir kumbaram var fakat içini parayla dolduruyorum. çünkü bu dünya bana bunu öğretti. ben bu dünyanın içine tüküreyim.

uzun bir sokakta yürüyorum. öyle bir sokakta yürüyorum ki bir süre sonra başladığım yeri unutuyorum. sokağın sonu görünmüyor. sokağın sonu gelsin istemiyorum. ben bu sokakta yürümeyi seviyorum. ben yürümeyi seviyorum. seni de seviyorum. seninle bu sokakta yürümeyi de epey bir severim herhalde. basit düşündüm yine. işte sevgilim seni sevmek de bu sokakta yürümeye benzer. sonu gelsin istemezsin. seni sevmek uzun bir yolculuktur ve bu yolda beraber yürürsek nereden başladığımızın hiçbir önemi yoktur. çünkü detaylar bizi ilgilendirmez. ben seninle ilgileniyorum bir de bu sokakla.

geceyi bir bıçak gibi ikiye bölen hatıralar vardır. keskin, öldürücü. hatıralar soğukkanlı bir katile benzer bazen. aklına düşer ve sessizce işini bitirir. oracıkta. evet kardeşim o dakikada keser nefesini. kendine gelemezsin, feleğin şaşar. hatıralar çoğu zamansa gülümsetir. fakat bazense yavaş yavaş öldürür. senin kaç tane hatıran var? kaçını hatırlamadan yaşayamazsın? kaçı olmadan hayatına devam edemezsin? hatıralar bazen seni ayakta tutar. sen bunu bilmezsin. bazı hatıralar vefalıdır çünkü.

aklımın içinde ayrı bir dünya var. ve ben aslında orada yaşıyorum. hiçbirinize orada yer vermiyorum. aklımın içi dar olduğundan değil. ütopik memleketim oldukça geniştir. oldukça iyidir de. bering denizi kadar geniştir mesela. fakat size tahammül edesim yok. insanlar çok kalabalık. siz çok kalabalıksınız. bu yüzden çoğu zaman kendim kafamda yarattığım dünyama çekiliyorum. bu eylemi sık sık gerçekleştiriyorum. bir de aklımın içinde sürekli jim morrison çalıyorum. people are strange diyor bizim amir, when you're stranger. onu dinlerken de pis moruk okuyorum. fakat bu jim morrison ne anlatıyor? kendisiyle karşılaştığımda bu soruyu kendisine sormak isterim. çok değişik bir adam kendisi.

hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde.

iyi müzikler dinleyip, iyi kitaplar okuyorduk,
yine de bir şeyler eksikti, fakat adını koyamıyorduk.

halim enkaz yerinden farksız. acım kendime. acım içimde durmadan büyüyor. acım beni hapsedip almış gibi. kurtulamıyorum ondan. başlarda fazlasıyla rahatsız oluyordum bu durumdan. fakat bir süre sonra onu da bir parçam gibi görmeye başladım. bu durum beni artık eskisi kadar rahatsız etmiyordu. acıya bağışıklık kazanmıştım. ya da ben öyle düşünmek istiyordum. 

sonra bir kadın sevdim. her gülüşünde gönlümü çiçeklerle doldururdu. uçsuz bucaksız gülümserdi. güldüğünde deniz çıldırırdı. gülüşüne karşı koymak zordu. insanı alıp götürürdü. o bana gülümserken şehre mavi yağmurlar yağardı. sonra gitti. şimdi ondan geriye hiçbir şey kalmadı. aslında ben bile kendime kalmadım. alıp götürdü. bilmediğim bir şehre.

elbet bir gün yapraklar da eskir. insanlar gibi. her şey eskir. farkına varır insan fakat yaşadıkça. söylemek istediğim son bir şey var. içimi kemirip duruyor. kendimi bu sorunun cevabına teslim etmiş gibiyim. - ben bile kendimi artık tanıyamazken, nasıl geri kendime gelebilirdim?

9 Ağustos 2013 Cuma

hiçbir fikrim yok

Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir şeylere tutunmam gerekiyordu. Ya öyle hissediyordum ya da gerçekten öyle olması gerekiyordu. Bilmiyorum. Bu hayatta yaşamak için bir şeylere tutunmamız mı gerekiyor illa? Hiçbir şeyin varlığı olmadan sadece kendi ruhumuzla iki ayağımızın üzerinde uzun süre boyunca nefes alıp veremez miyiz? En azından deniyormuş gibi yapamaz mıyız? O zaman rahat bırakmazlar mı bizi? Bırakmazlar mı bizi bize? Hayatta kalmak beceri gerektirir. Konu hayat olduğunda pek de becerikli bir insan sayılmam ben de. Belki bu da benim kusurumdur. Çünkü hayat çok meşakkatli bir oyun. Fakat ben bu oyuna bulaşmak istemiyorum.

Belki de olması gereken yalnızlığın tersine bir çoğalış? Belki de gizlemesi gerek yalnızlığını insanın? Kalabalığın için de ayrı bir fert olarak değil de tek düze bir posta bürünmeli insan. Kimse hatırlatmasın veya kimse deşmesin diye yalnızlığını. Peki ya gerçekten o kadar önemli mi bu? Yani sırf daha az acı çekmek için olmadığın biri gibi davranmak. Kendi benliğine aykırı olmak. Var oluşunu reddetmek, farklı bir bedene soyunmak. Düşüncelerinden vazgeçmek. Bu düpedüz saçmalık olurdu çünkü. Aynı acıları farklı kişiliklerde daha mı az çekeceğine inanır insan? Bu nasıl bir inanış anlam veremiyorum. Sen kapıyı değiştirsen de bulunduğun ev aynı. Sadece farklı görüneceksin fakat için aynı buruk, için aynı dört duvar olacak. Ötesi var mı? 

Ama bazen kaçmak istiyor insan. Uzaklaşmak istiyor olduğu noktadan oldukça uzaklara. Bazen bu uzaklık mesafe olarak değil de kafa olarak şekilleniyor. Sonuçta her uzaklık mesafeye vurulamaz. Varlığın yokluktan daha fazla acı verdiğini elbette bilebiliyor insan. Yaşayarak öğreniyor, bazen de okuyarak, çoğu zamansa görerek. Ama elbet öğreniyor insanoğlu bunu da. Bazen bazı şeylere katlanamıyorsun ve uzaklaşmak istiyorsun. Basit bir istekten ibaret sadece bu. Fakat eyleme dönüştürmeye kalktığında hiç de o kadar kolay olmadığını anlıyorsun. Çünkü bir şeyleri bir süreliğine de arkanda bırakmak sandığın kadar kolay olmuyor. Aklın kalıyor bazen. Bazen hiçbir şey umrunda olmuyor. Öylesi güzel, öylesi huzur kokan bir kaçış oluveriyor. Kendini soyutluyorsun bulunduğun yerden ve hiç kimseye ihtiyaç duymuyorsun. Kafa dinlemek güzel eylem. Sen de bunu deniyorsun, hem de fazlasıyla. Ve tek ihtiyacının biraz sessizlik ve ardından gelecek olan huzur olduğunu öğreniyorsun.

Peki ya keder? Bu keder neden artıyor durmadan? Öyle anlar geliyor ki artış seviyesini sayısal bir değere bile çeviremiyorsun. Bunu açıklamak gerçekten çok zor. Gece çöken kederin sebebini bulabiliyor musun? Yoksa sen de öylece kabulleniyor musun? Kederine bir şarkı çalıp onu soluna oturtuyor musun? Karşı koymaya mı çalışıyorsun yoksa? Kendini kandırarak mutlu rolüne mi bürünüyorsun? Kendine mutluluktan bir şato inşa edip içinde vakit mi geçiriyorsun keder aklına çöktüğünde? Emin ol hiçbir faydası yok. Yapma öyle.

Bir de darbeler var. Nereden geleceğini bilemediğin, çoğu zamansız darbeler. Bazısıyla yerle bir olduğun bazısıyla kendine geldiğin. Fiziksel darbelerin yanında ruhsal darbeler de bir o kadar acı verir insana. Fakat her bir darbede gardını daha iyi almayı öğrenirsin. Böylece acıya daha az yer verirsin hayatında. Zaaflarını iyi tanırsın, onları kapatırsın. Bu yüzden dört dörtlük bir hayatın olması önemli değildir. Hayatın ne kadar çok acılı geçerse bir o kadar da tatlı olur. 

Bunları neden yazdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat yazmam gerektiğini biliyordum. Ben de oturdum ve bunları yazdım.

Eyvallah.

2 Ağustos 2013 Cuma

kaybedişler

Bağımlılık olarak kaybetmek eylemi. Eylem olarak kaybetmek bir bağımlılık. Kaybetmek bağımlılık oluşturan bir eylem. Bir eylem mi kaybetmek? Bir bağımlılık mı kaybetmek?

Kaybetmek üzerine hiçbir şey. Kaybetmek üzerine ne diyebiliriz ki? 

-Geçen yine kaybediyorum.
+Biliyorum sen hep kaybedersin zaten.

Kaybedişlerin bir sesi olsa benimkiler desibel rekoru kırabilirdi herhalde. Çünkü kaybetmek öylesine işlemişti ki üzerime, artık onunla beraber hareket ediyor gibiydim. Kaybetmek üzerine sayfalarca yazdım. Kaybetmek üzerine defalarca yazdım. Yazdıkça biraz daha iyiye gider diye düşündüm, tam tersine bu illet beni daha da derine çekiyordu. Öylesine kaybediyordum ki kelimelere tutunmaya çalıştım. Kaybedişimin önüne geçemediğimi fark ettiğim an düşüşümü yavaşlatmak istedim. Kelimelerden cümleler oluşturdum. Cümlelerden paragraflar. Sonra hepsini bir araya toplayıp onlardan destek aldım. Çünkü başka kimsem yoktu. Ben de kelimelerime sarıldım ve düşüşümü yavaşlatmaya çalıştım. Biraz da olsa. Biraz da olsa hafifletmek istedim dertlerimi. En azından denedim.

Kaybetmek üzerine pek bir şey yapamazsın. Kaybetmek üzerine çay demleyebilirsin. Sonra da oturur kendine bir bardak çay koyarsın ve de içersin.

Kaybetmek bir kelime, bir eylem. 

Kaybetmek birkaç kere, aynı yerinden.

Genelde herkes kaybeder. Bazen birkaç defa kazananlar olmuştur. Ama illa ki kaybeder kazanan da. Her insan kaybetmenin tadına varacaktır; er ya da geç. Bazen uzun vadeye ayrılır bir kaybediş. Bazen anlıktır. Bazen derin yaralar bırakabilir bir kaybediş. Bazen kaybettiğinin bile farkına varmazsın. Kaybolmuş insanların kendine gelmeleri bazen epey zaman alabilir, bazen o kadar da zaman almaz. Fakat gidecek hiçbir yerin kalmaz kendine geldiğin zaman. Bunu her kaybeden bilir. Bunu her kaybeden öğrenir.

Kaybetmek bir eylül akşamında pervasızca. Düşen bir yaprağı andırıyor kaybedişin. Elinden gelmiyor düşen yaprağı tekrar dalına eklemek. Ve o yaprak tanesi yer çekimine karşı koyamayarak havada süzülürken, kaybedişini izliyorsun yavaşça. Sonra da kendini yerde buluyorsun. Artık bir kaybedensin. O an neye uğradığını şaşırıyorsun ve rüzgarın etkisiyle bilmediğin bir yere doğru yolculuğa çıkıyorsun. Buna engel olamıyorsun.

Kaybetmekten korkarak yaşayamaz insan. Çünkü kaybettiklerine sırt çeviremezsin. Sen öyle zannedersin. Ve buna inanmaya çalışırsın. Ama bunun etkisi de fazla uzun sürmez. Sen de kayıplarını yanına alarak yürümeyi öğrenirsin. Zamanla. Ve daha çok zamanla. Elbet öğrenirsin.

Kayıpların olmasaydı şayet yaşam hiçbir şey olurdu.