14 Aralık 2016 Çarşamba

oku. oku. anla. anla. unut. hatırlat.

gece.
                                yıldızlar.
           sen.
                    sessizlik.
                                              soğuk.
uzak.

tüm bu önümüzde duran, yıllanmış, akıp duran göl; yıkıp geçiyor içimden tüm dalları. dallarım da yapraklı. bağzı bağzı renklidir. bağzı bağzı ağlamaklı. şarkılar söyler köklerim, ama gövdeme ulaşmaz. sağlam durur gövdem, dallarım parçalanır. yeryüzünde parçalanmak resmi bir dilekçedir. yazarsın. yollarsın. ulaşır dağlara. dağlar hüznüne paralel uzanır. sen hiçbir yere sığamazsın. yüceltirsin kendini. kafanı kaldırdığın an korkarsın. kaybolmazsın bir çırpıda. uğraşır kendini yok edersin. sokaklar caddelere bağlanır. caddeler evlerin pencerelerine. sen bir manzaraya uzun süre bakamazsın. hiçbir zaman. küçülürsün durmaksızın saklanmak için. dertler kadıköye benzer. nerden gelirse gelsin elbet çıkar sana. bir şekilde. kafası güzel belki. belki imanını buz gibi bir suda yıkamışken. elbet bulur seni. sen kendini bulamazsın. bir şarkıda. bir hikayede. bir mezarlıkta. bir yatakta. sevişirken. belki sevişemezken. yastıklar da konuşur her an. konuşmak da zor eylem. insanlar anlamazken. insanlar yürür, insanlar çabalar. sen hiçbir şey elde edemezsin. elden yersin. elden yemeyen kendi ellerini kesmez. der. nefesle.

nefes.
            hiçlik.
                     gibi.
                             bir yoldan karşıya geçmek.

buraya mı ait? çift görünümlü salt sevinç. tanrısal bir işaret. korkutur mu? belli eder mi kendini yalnızlar? uzayıp giderken nehirlere çıkmayan yollar. sana nasıl çıksın? ikiden bir çıkar da bu acı nasıl çıkar? yalnıza sor. yalnıza sor. yalnıza sor. yalnız. yavaş ol. yaradan geçer de zaman, yardan geçerse? üzülme. buraya mı ait? çift görünümlü salt üzüntü. johnny cash dinlerken. korkar mı kulaklar? belli eder mi kendini sandıklar? ışıksız odalarda. ama perdeleri yok. belki perdenin ne anlama geldiğini bilmiyorken. belki bir şarkının otuzyedinci saniyesinde daha sigarasını yakmamışken. ışıksız bir kalbe nasıl dokunacağını bilemezsin. sen kendini bil. kendin kendine sorar mı hiç kendinde misin diye? diye diye. diye diye. diye diye. yalnıza sor. yalnıza sor. yalnıza sor. yalnız. çabuk ol. bir yaradan iki defa geçer de zaman, yardan ikinciye geçilir mi? kendini kandırma. kan.

akar.
          yol.
                         olur.
               fotoğraf.
                                  eski.
rakı içerken adını söylemek yatağının başına çiçek bırakmaktır.

kaderin kıyısında. bağışlanmayı bekleyen balıklar. her şey havada süzülüyor. bu okyanusta nereye aitsin? hava da süzülmeye devam ediyor. her şey. ayrı yazılıyor. sen ayrı yazılmıyorsun kaderinden. değiştirmekle geçseydi bağzı şeyler bazan, odamdaki kül tablasının yerini değiştirirdim. bu eski odada. yatağım. koltuğum. iki yastık. ben. sigara. gerisini sen tamamla. hayretler içinde. hayret et bir hayalete. geçerken duvarların içinden. kendini teselli et. bir duvarı yıkıp ötesini göremezken. gökyüzüne. uzun uzun bakamazken. ağrıyan el bileklerini dert et. zorlama fazla. bir kapıyı açamıyorsan olduğun yeri değiştir. başka zaman dilimleri var mıdır? sevmiyorsa gerçekten bir diyar ne kadar zamanda kısalır? dile gel kalbim. şarkısını söyle onlara hiç tanımadığın bahçelerin. gökyüzüne ulaşan da yerinde duramayan bahçelerin. methet et onlara. içindeki gülleri, akan suları. dokun onlara. ama sessizce. ses.

duymak.
                     tedirgin.
      cumartesi.
                                   şarap.
                   kadın.
                                             rağmen.

kimseyle kıyaslamadan. bir kadını kasıklarından öperken. saçlarını ayırırken. sırtına dokunurken. saat henüz kendini hatırlatmazken. tüm kusurları inkar ederken. bir çakmakla günahlarının altını yakarken. dudaklarından akan şehveti bir kiraz ağacına benzetirken. yasak say. adını söyle. varoluşunu kontrol et. ayağa kalk. yer çekimini kontrol et. ama bu çılgın yaradılış. kadın. erkek. iz bırakmadan geçerken birbirinden. hızlıca. bir şiiri yarıda bırakmadan. tek nefeste kucaklarken ölümü. daha güzel ne olabilirdi. nick cave aç. red right hand. dinle. seviş.

kaygılarımla. 

7 Kasım 2016 Pazartesi

bitti artık.

son günlerde biraz zorlandığımı hissediyorum. yaşamaya çabalarken. ayakta durmak isterken. yürümeye çalışırken. seni özlerken. uyurken. uyandıktan sonra kendime gelirken. giderken bir yerden. ardıma bakmazken. yoruluyorum. eksildiğimi görüyorum. çünkü git gide hafifliyorum. kalmak istiyorum. korkuyorum. ama burası bana ait değil. kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. zaman geçiyor. engel olamıyorum. eksildikçe, azalırken bir şekilde; sen hep kalıyorsun, bunu nasıl başarıyorsun? bana da öğret. yoksa ben de benden ötürü bir sen kalacak sadece. bu bana haksızlıktır. şu yeryüzüne bir yaşamı sığdıramazken ben adam akıllı, sen kendine bir beden daha yaratıyorsun. dokun bana. dokun ki dinsin gecelerin havada uçuşan kül olmuş izleri. dinmeli, yoksa boğulacağım. boğulursam nefes alamam, nefes alamazsam kokuna uzak düşerim. böyle bir sebepten düşersem bir daha kalkmam. beni anlıyor musun? öksürüyorum. yoldan geçerken bana ters ters bakıyorlar. seni özlüyorum. elimde değil. ellerini özlüyorum. düşlüyorum. gecelerimi sıralıyorum ardı sıra, senin için. kendimi rezil rüsva ediyorum. en çok da yaşantımı. ama bir türlü senin adımlarına yetişemiyorum. senin o gökyüzünden yeni çıkmış bulutsu tenine varamıyorum bir türlü. anla beni. eksiliyorum. korkuyorum artık. ben de bir şekilde düzelmeye çalışıyorum. çok mu? duruyorum şimdi. artık sigara sarmıyorum. öksürüyorum çünkü. sen bunu bilmiyorsun. bunu kimse bilmiyor. bunu ben de bilmek istemiyorum. gelmek istemiyorsan söyle. gelmek istiyorsan da söyle, ama bunu bir anda yapma. yoksa düşerim. rüzgardan değil. umuttan. sevinçten. yeni doğmuş bir bebekten. adımı koysunlar. belki yeniden başlarım. olmayacak biliyorum. dikiş bile tutturamıyorum. hep farklı yerlerimden kanıyorum. hep aynı şeye kanıyorum. kanım akıyor yere. durdurmuyorum. korkuyorum. ilk defa korkuyorum. inanırsan buna. ben inanmıyorum. ama bir yere gidemiyorum. hafifliyorum. vücuduma sahip çıkabilmek için hareket etmiyorum. vefadan öleceğim. ya da şu sigaradan. biliyorum. ama bilmek istemiyorum. kendimi özlüyorum. yaşantımı biraz da. ardımda kalan. çöpü dök. perdeleri ört. kapıyı kilitle. beni de sevindir. artık. yoksa mutluluk yetersizliğinden can değil bir dünya katran dökeceğim. işte o zaman biteceğim. yerle yeksan olacağım. dağılacağım. zamanla odamın zeminine yayılacağım. bir yere varamayacağım. kuruyacağım. kendi kendimin kuruduğunu göreceğim. en çok da sabahları. sonra bir akşam sen geleceksin. ama ben göremeyeceğim. sen üzerime basacaksın. ben canımın acıdığına sevineceğim. ama bileceğim. bitti artık. eksildim ben. hafifledim. dağıldım. yayıldım. ve kurudum. bitti artık. sigara da sarmıyorum.

27 Ekim 2016 Perşembe

yavaş yavaş ayrılıyorum.

"öyle bir haldeyim ki; yüzümü döndürür hüzne, hüznü yüzüme sövdürür."

kuru dudaklarımda tüten şu tütün kadar hissedemedim hiçbir şeyin varlığını. kanımı kaynatan ne kadar hüzün varsa hepsi göğsümde farklı bir közü kucaklıyor şimdi. söylesene ne ara bu kadar karmaşık bir hale büründük. ne oldu bize gerçekten. yoruldum albayım. artık sizi de azad ediyorum. kayboluyorum sokaklarında bu gri şehrin, bu şehirde kimseyi tanımıyorum. kendime yabancıyım. adımı biliyorum, kendime sesleniyorum ama tepki vermiyor kimse. kafamda cızırtılar duyuyorum ama anlam veremiyorum. verecek bir anlam bile kalmamış içimde. peki ya sen biraz anlar mısın beni? imanım gevrildi ulan artık anlaşılmamaktan. rezil rüsva olduk şu yeryüzünde. bir sigara daha yakmasam şimdi, şu boşlukta kararsızlıktan asılı kalırım. kurur giderim. güzmüş, hazanmış, sonbaharmış, faso fiso; hepsi melankolik bir şiirde kendine yer edinir sadece, gücün yetiyorsa şu göğüs kafesimi biraz aralasana. arala da gör bakalım bir ağaç mı devrilirken daha çok sarsar bir yeri yoksa içimdeki katranın yer değiştirmesi mi. öyle oturmuş ki tam göğsüme zift gibi karanlık, ne yaparsam yapayım şu hayatla iyi geçinemiyorum. tabii diyeceksiniz ki bu bizi ne kadar ilgilendirir, bir kere dinleyin işte şurada bir dert yandık size, hemen alev aldınız. ne meraklıymışsınız yanıp tutuşmaya, yandınız madem bir faydanız olsa da ısınsa şu buz tutmuş kalpleriniz. yoksa yeryüzünde bir bir yitip gidecek bütün güzel duygular. lafım bu kadardır bu konuda. sigaramı söndürüyorum.

uyanın!

geceleri kendimi bir mezarlıkta buluyorum, kırık bir mezar taşının karşısında, adım yazıyor, adımı biliyorum; henüz unutmadım, henüz ondan vazgeçemedim. dokunuyorum lakin kendime dokunduğumu hissedemiyormuş gibi hissediyorum. toprağı parçalayıp kurtulmak istiyormuş gibi hissediyorum, ama gücüm yokmuş gibi hissediyorum. zaten takatim de kalmamış gibi. rüzgar esiyor, hava biraz serinliyor, yalnızlara sormadan. ruhum bedenime sarılmak istiyor, yoksa esen rüzgarla savrulacak bedenimden biliyor. ama yapamıyor. çünkü sarılmak nedir bilmiyor. çünkü hiç sarılmamış daha önce, bakamamış tadına. pamuk şeker yemeden, kurşun yemiş bir çocuk gibi ruhum, kendi kendine hatırlatıyor; içimden bir ses yükseliyor, "büyümez ölü çocuklar". ruhumu o kırık mezar taşında yalnız bırakıyorum. her yerden sesler yükseliyor bir anda. gürültüler oluşuyor. ortalıkta kimse yok. lakin bu gürültüden kendi sesimi seçemiyorum. acaba diyorum. mezarın içine düşüyorum. kendimi ait hissettiğim bir yerde uyumak istiyorum. kapansın gözlerim.

hatırlayın!

çırpındıkça beni daha da dibe çeken bir umudun ucuna bağladığım yaşantım kendini unutturuyor artık bana. bir alkol ortamında bir an gözün dalar ya, işte orada sıkışıp kaldım. ama unutmayın hepimiz bir gün kendi kalbimizden aşağıya atlayacağız. o yüzden susalım artık. bakalım kim kiminle aynı sessizlikte daha güçlü hissediyor. bir kadına sevdalanmak, beladan uzak durmak, soba borularını temizlemek, iki sohbet ederken çayı soğutmak; olur mu dersin? yürürken şimdi bir yolda, aslında daha hiç çıkmadık mı biz o yola? birinin yarasına dokunmak isterken o yaranın ne kadar derin olduğunu bilmeniz gerekir. yoksa bir hayatı daha orta yerinden değil, yarasından kaybederiz. gözlerinden akan şu yaşlardır aslında evrensel olan. parmak uçlarımdan parmak uçlarına uzanmayan o yoldur, tutsaklık. bir şehirde beraber yaşamak, lakin haberdar olamamaktır; çaresizlik. hiç bulamadığın birini kaybetmektir; kahrolmak. elbet bir gün bunların hepsinden bahsedeceğim sana; yaşamaktır. 

unutmayın!


burası fazla sessiz. insan bu sessizlikte ölebilir. bu sessizlik fazla ve sessizliğin basıncı kulaklarımı patlatabilir. bu sessizlik beni sonsuz karanlığın içinde sürüklüyor. bilincimi kaybetmiş gibiyim, birdenbire olduğum yere kapaklanıyorum. yerin soğuk ve o çaresiz gülümseyişini görebiliyorum. vücuduma nüfuz eden kederin bolluğunda boğulabilirim. dibe çöküyorum, batıyorum tek başıma bu hayatta. durmadan su alıyorum, okyanusun ortasında göğe bakıyorum. her yer mavi, okyanus baştan sona mavilikle parıldıyor ben ortasında griye çalan yalnızlığımla boğulmamak için uğraşıyorum. yoruluyorum, başım dönüyor. her yer karanlık oluyor, ben kendime bile çıkamıyorum o an. denizkızı gelmiyor, gemiler de batmış. tutunamıyorum, korkuyorum belki, biraz da tedirginim okyanusun dibi beni ürkütüyor. çok yalnızım bunun farkına varıyorum, kendi aklımın içinde sıkışıp kalmışım, durup biraz dinlenmek istiyorum. kimse yok burada, kimse sarılmıyor bana, ben de duruyorum bir yol ağzında kendime sarılıyorum. yine. sakladığım yaralarım kanıyor. kendi kanımın nehrinde savruluyorum. bilmediğim bir acının ortasında buluyorum kendimi, bazen bulamıyorum da. birkaç sahipsiz ses yankılanıyor aklımın koridorlarında, tanıyamıyorum ben o sesleri. dışarısı fazla sessiz, aklımın içi gürültülü. çıldırmak üzereyim galiba ya da fazla sakinim. bilmiyorum, emin değilim. benim iki tane tümörüm var. biri kafamın içinde, düşündükçe ağırlaşan,  biri de hayatımın tam ortasında, yaşadıkça ölümcülleşen. bir şeylerin düzelmeyeceğini artık ben de biliyorum. toparlanmak artık çok zor, böylesine dağıldıktan sonra; yani darmadağın olmaktan bahsediyorum. hangi parçamın hangi hüzne savrulduğunu dahi bilmiyorum. bulmak da istemiyorum ya işte, yine de acının gelişine takıyorum kafama bu hüznü. ben aslında yeniden başlamak istiyorum, belki de bir el tutmak istiyorum. evimin içinde bir ses olsun istiyorum bu sessizlik beni deli ediyor. kendi sessizliğimde kayboluyorum ben çünkü. Geceleri bu ev beni dağıtıyor, toparlanamıyorum.

ben şimdi tabancama bir mermi koyup namluyu şakağıma dayıyorum ve tetiğe basıyorum. ben bunu düzenli olarak yapıyorum, fakat hala patlamıyor silah. o kadar beceriksizim ki ölemiyorum-dağ. beceremiyorum bir türlü, her sabah düzenli olarak intihar ediyorum. tek başıma bu odada ölüme yürüyorum bilinçli adımlarla. kimse görmüyor, kimse engel olmuyor bana. kimsem yok, kendime kalıyorum yine her gece. duvarları yıkamıyorum, duvarlar üzerime geliyor, tavan yükselmiyor vicdansız. daralıyorum bu evde, her şey karmakarışık bir halde duruyor sanki. kendi düzensizliğimde ölemiyorum. kendimi kaybedecek gibi oluyorum bazen, bu bana hep oluyor.

yakın!

kalbim o kadar soğumuş ki, sanırım artık başka bir kalbe uzaklaşmışsın.

4 Eylül 2016 Pazar

savruluyorum. daha sıkı sarıl bana.

geldim yine yanına. şu kederli yanıma. sandığımdan daha ağır basan yanıma. küçümsedikçe altında ezilip durduğum yarıma. yarım yarım bir araya gelip bir tam etmeyen. baksan karşıdan var dersin. heybetli bir duruşu vardır. alırsın ellerine, getirirsin yanyana bir bütün etmez. beş para etmez. bir güzellik etmez. şu bendeki hüzün olmasa, kendi başına bir bok etmez. biraz ağzım bozulacak. özür dilerim şimdiden. hadi hep beraber yakalım sigaraları. sikeyim ne kadar hissiyat kalmışsa yeryüzünde ayakta duruyor gibi yapan. yalan ulan. inanma işte. kandırıyor seni. bazan öyle bir çölün ortasına düşüyorsun ki, çakılıp kalıyorsun orada. çıkamıyorsun. kurtulamıyorsun ulan işte. sanıyorsun ki ilk gördüğün su birikintisi aslında bering denizi. girsen içine alaskayı göreceksin. ama yalan ulan işte. o su birikintisi, bir tükürükten ibaret. girip de boşa kulaç atmaya çalışma işte. yorma kendini. yapma işte. biraz kendine kal. kendine dur biraz. her seferinde içindeki külleri dağıtmak için bir başkasına ihtiyaç duyma. bak dağıldık işte. bir dakika dursak, baksak etrafa ne oluyor diye. dağılıyoruz. illa hayatımız yolunda gidebilsin diye sürekli yola mı bakalım? yorulduk ulan. biz de kafamızı çevirip bir şu manzarayı seyretmeyelim mi? buna hakkımız yok mu? yoksa sikerim ben böyle hayatı. siz de eşlik edin. yalnız bırakmayın beni. korkmayın. söyleyin ulan işte. eksilmezsiniz. bare burada yalnız bırakmayın beni. bir faydası yok işte. hapsetmiş bizi içine, oradan oraya sürükletiyor. sürekli sabret diyor. bekle diyor. geçer elbet diyor. bunlar da bir şey mi diyor. senden daha kötüleri var diyor. şükret diyor ulan. eyvallah. bir şey demiyoruz. ama amına korum ben böyle hayatın. nereye kadar? bu da can. candır bu da bir yere kadar. dayanmıyor işte. halimiz bu kardeşim napalım. benden daha kötüleri var diye kendimi hak verdirecek bir pozisyona sokabilmek için onlardan daha mı kötü hale getireyim kendimi? haklısın amirim. geçmiyor işte. hiçbir şey geçmiyor. bu amına kodumun dünyasında bir sikim geçmiyor. duruyor. tam karşında. birikiyor. biz sadece başka yöne çeviriyoruz gözlerimizi. ama onun da bir sınırı var. sen arkana bakabilir misin olduğun yerden? solda biriktikçe sağa dönüyoruz. e sağda da birikiyor bu amına kodumun dertleri. napalım görmemek için gözlerimizi mi kapatalım. nereye kadar ulan? yapmayın. engel olmayın bana. birikmişim. biraz sağa sola çarpıp kendimi hafifleteyim. şu içimde yer edinmiş kederin rahat tavrı beni deli ediyor. artık. laf etmiyorum tamam. da bir yere kadar. o da biraz kendine çeki düzen versin. öyle değil mi albayım? sen de bir şey söylesene. sahip çıksana bana. şu içimdeki yıkıntıları görmüyor musun? görmüyorum desene. biraz vicdanın vardır senin. desene haydi. sürekli bir hayatı yaşayamamaktan geliyoruz. oraya da gelemiyorsun desene. onu da beceremiyorsun desene. niye ilk defa küfrettin evladım desene. deme. dur albayım. biraz soluklanalım. nereden desene albayım. rahat mı bırakıyorlar. biraz dinlenmek istesek, saniyelerin karşılığını saatlerle alıyoruz. önceki hayatımda ejderhaların neslini ben mi tükettim? nedir bu yaşantımızın ortasına oturup bir yere gitmeyen şanssızlık. daha ne kadar sert vurmamız lazım kırılması için? neden hissetmiyorum? bir damlayım şu okyanusta. neden dalgalar boyumdan büyük? bir yudum daha aldım. rakıdan. derin de bir nefes. sigarayı da söndürdüm. durdum galiba biraz. sakinlemiş gibi de hissetmiyorum. ama durdum biraz. gülesim de gelmiyor. bu hayat senin de mideni bulandırmıyor mu? yoruldum ama. hissediyorum yorulduğumu. düşüncelerim taşıyor. hemen aç ellerini, al, koru bu düşündüklerimi. sakla, solunda. her soluk aldığında, hatırla. hatırla ki can bulsun, solduğunda. bir başka bahara kaldık. baharlar gelip geçiyor ömrümüzden. hızla önümüzden. durduramıyoruz bir türlü. güç bela avuçlarımda saklıyorum çoğu baharı. baharlar başka baharlara kaldı şimdi. mevsimlerden yorgunluk. mevsimlerden dolayı baya yorgunduk. günler geçtikçe yorulduk. dinlenmek için vaktimiz olmadı. durdukça düştük. düştükçe battık. battıkça kaybolduk. kayboldukça unutulduk. unutuldukça öldük. bu çok kötü. yağmur bastırdı birden sakladıklarımıza. saklanacak bir yer aradık. bulamadık. ıslandık. deliler gibi ıslandık. hadi doldur şarabı. içelim bu akşamlara. gecenin kör karanlığına. kadehler kâh boşalsın kâh dolsun. gel benimle geçelim bu korkuları. bunları da. ardımızda bırakalım hepsini. bütün öldürülmüş duygularıma teker teker dokun şimdi. lirikal parmak uçlarınla. bir savaşı bitir, diğerini başlat. fırtınalar kopar, dalgaları sinirlendir. benimle ol ne önemi var? küfür gibi sakladım seni. ben bir kalaşnikof mermisiyim, sıkı sarıl bana. daha sıkı sarıl. 

31 Ağustos 2016 Çarşamba

yeryüzünde yeterince acı yoktu, ceplerimi boşalttım.

anlamlandıramıyorum. gözlerimde bir bütün haline getirmeye çalışıyorum. gerçekten olmuyor. her şey öylesine birbirinden bağımsız dağılıyor ki yeryüzünde, birine bakarken diğerini kaçırıyorum. ben de insanım albayım. hepsine birden nasıl gardımı alayım. sağıma dönüp yüzümü korurken, solumdan vuruyorlar. en çok oradan vuruyorlar. lakin ben yine de en az oraya gardımı alabiliyorum. neden böyle oluyor albayım? insan canının en çok yandığı yere nasıl böylesine duyarsız kalırdı? doğamızda var değil mi? biz buyuz işte. hala bir çerçevede göremiyorum tüm acılarımı. her biri içimin duvarında çatlaklar oluşturuyor. ama uzaktan baksan hüzünlü bir adamım ya. sanki bir tablo gibi içimdeki çatlaklar. karşıma geçip bakarken üzülüyorsun ya hani. sahip olsan bu çatlaklara aklını çıldırırsın albayım. parmak uçlarını yakarsın sigaran yerine. hala toparlayamıyorum. ellerimi sağa sola savuşturuyorum. ama öyle deli gibi değil. sadece nereye koyacağımı bilemiyorum. hayır delirmedik albayım. henüz vakit erken. bir şeyler daha yazıyorum işte. henüz vakit varken. içimdeki çatlakların üzerinden geçiyorum parmak uçlarımla. sızıntı yapıyor. katran akıyor. oluk oluk. damarlarım patlıyor sanki. ama hissetmiyorum. normal bir şeymiş gibi geliyor albayım. düşünebiliyor musunuz? eğer bir insan vurulursa ya da bıçaklanırsa kan kaybeder değil mi albayım? kanının kendi vücudunu terk ettiğini fark eder. bunu hisseder. ben korkuyorum albayım. sanki kan kaybetsem hissetmeyecekmişim gibi. onu içimden akan bir katrana benzeteceğim. bir şey yapmayacağım. ölürken fark etmeyeceğim albayım. anlamlandıramıyorum. neler oluyor? ellerimi çekiyorum çatlakların üzerinden. biraz olsun nefes alıyorum; daha rahat. hayatta güzel şeyler de var elbet. ama dokunamıyorsun. düşünsene. keşke olmasaydı diyorsun. ama var işte. sen yetişemiyorsun. nereye kadar? yine beceremedim.

yavaşça. sessiz sakin. arkamdan. yaklaşıyor. hissediyorum. birazdan dokunacak omzuma. bekleyin. evet. şimdi. durun. geliyor. hoşgeldin. yakalım mı? gülümse biraz. geç kaldın? biraz zaman verdim. eyvallah.

zannettim ki biraz vefalı olmak aranan bir huydur. ama fazlası kanser ediyor. şu yaktığım sigaradan daha fazla zarar veriyorum kendi kendime. şimdi. biraz sohbet edelim. duramıyorum. sürekli düşünmeden. duramıyorum. bu zamanın ömrümüze garezi nedir? bazan hızlı. bazan yavaş. istediğin gibi yön veremiyorsun. dur. en son seni seviyorum diyen kişi şu an nerede? aklıma geldi sorayım dedim. size birkaç dakika veriyorum. bir de siz nerdesiniz onu düşünün. kalbi çatlasa kir akacak insanların yüreğinde çiçekli bahçeler sulamak istediniz. sürekli. düşünmeden. neyse. ben devam ediyorum. şu acının köşesinden dönüp biraz soluklanacağız. atlar da koşarken yoruluyor. insan neden severken böylesine yorulur? atlar yorulduğunun farkına varmaz o yüzden ölürmüş. insanı da bu kalbine aşırı yüklediği sevdalar öldürecek. idir. diye düşünürken duraksıyorum. bağzıları için geçerli değil bu. bağzıları için kapı şurada. pencereyi açıyorum. rüzgarlı hava. hava karanlık. karanlık kalabalık. kalabalık anlamsız. anlamsızlık çoğalıyor. çoğalmakta hüzünler. hüzün karanlık. karanlık hava. evet. üzerine alındığın bir acının karşısında duramıyorsan altında kalırsın. altından kalkmak istersen öncelikle yanına almalısın. yanına almaya gücün yoksa bir daha ayağa kalkamazsın. o halüsinasyondur. gönül ister ki her şey güzel olsun. ama yeryüzü be Altan. nafile. istediğin gibi gitmiyor yollar. uzuyor falan. düşünsene. çıkıyorsun ama. bitmiyor işte. ne diyorduk, rakı var mı? neden? e neşet baba var. eyvallah. biraz ara verelim mi beynim patlayacak. olur.

sanki. bir döngü var aslında. böyle. iki dişli birbirine bağlanmış. birisi eski. birisi yeni. hangisi unutmak istesen çeviriyorsun. ama diğeri kendini hatırlatıyor. insanoğlu ne olursa olsun şu yeryüzünde acılar yaşar. eskidir. yenidir. eskiyi unutmak için yeniye hasrettir. yeniyi unutmaya çalıştıkça eskiler vurur aklının kıyılarına. artık çay içmek istemiyorsan viski koyayım Müzeyyen. yeter ki kal.

sen çok güzelsin. tenin pürüzsüz. gözlerin uçsuz bucaksız. ellerin sanki bir ağacı toprağa bağlıyor. adın hala güzel şeyler var diyor yeryüzünde. kanında seni inandırıcı kılan bir şey var. bilmiyorum. ben de buyum işte. adımlarını kovalıyorum dağınık adımlarımla. ama merak etme. yolumdan çıkmadım. beni kötü tanıma. sen gülüyorsun. çok güzel gülüyorsun. bir portakalı kokluyorum. sen hep çok güzel gülüyorsun. ben şiir okuyorum. sen doğuştan yüreğinde deniz manzarasıyla gelmişsin yeryüzüne. ben kendim yetiştirdim hep. sen hiçbir şey yapmadan güzelsin. ben yaralarımı saklamaktan yoruluyorum. senin gölgen geçtiği yerin rengine anlam katıyor. ben gökyüzüne bakarken renklerin bir önemi yok; şayet varlığına uzak isem. ama kendimi bazan düşlüyorum. gözlerinin içinde. o an ayağa kalkıyorum. yeryüzünde beni üzen ne kadar keder varsa hepsine birden dikleniyorum. sanki güçlü hissediyorum. hiç sigara içmemişim gibi şu zaman kadar. ciğerlerim dağlarda koşan vahşi bir at gibi, hissettiriyor kendini. haydi bana bir masal anlat. durma ağaçtan kirazlar toplayalım. biraz da şu dağınık duran saçlarımla uğraş. sen çok güzelsin. sen çok güzel gülüyorsun. seni buraya biraz serpiyorum ki geceyi aydınlat. sen ki. yeryüzü güzeldir hala. farkındaysan. 

artık gidiyorum. kaygılarımla. karşıdan karşıya geçerken dikkat edin. 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

kendi gölgeme basıyorum

merhaba, nasılsın? diye başlamak istedim her şeye. gecenin dördünde veya ikisinde. biri bile olabilirdi, gece yarısından sonra herhangi bir rakam eşliğinde olabilirdi. aksi hali kelimelerin dağılmış halidir. aksi takdirde dağınıklığın içinde birbirimizi göremezdik. bir an duraksadım. yazacak bir şey bulamadım. birkaç defa etrafa bakındım. sonra sigaramı yaktım. tam olarak böyle oldu. peki ya sen ve beni biz olmaktan alıkoyan nedir? neden olamıyoruz? bir. yeryüzünde güzel olan ne varsa eksiliyor. kişi başına düşen çimenler azalıyor. seninle eksilmek isterim. ki daha fazla güzelliğe maruz kalabilelim. ki artık ellerim ısınsın. belki. bilmiyorum. halim biraz garip. sürekli aynı döngünün içerisinde sökülüp gidiyorum. evet. doğru kelime bu galiba. sökülüyorum. bir iplik gibi sökülüp gidiyorum. dikiş gibi bir şey değil bu. bir kere tırnağım takılmış. önünü alamıyorum. yanında da duramıyorum. durduramıyorum. azalıyorum. her bakımdan. elli yedi kiloya düştüm biliyor musun? fiziksel olarak da yok olduğuma inanmaya başlıyorum. uyumadan önce göz kapaklarıma sürekli bir kum saati düşüyor. hemen gözlerimi açıyorum. titriyorum. sanırım vücuduma yayılan bir toz bulutu var. hissediyorum. hiçbir şeyi doğru düzgün hissedemeyen ben. ellerin hariç. haşa. ne haddime onları görmezden gelmek. içimdeki bu pervasızca büyüyüp duran toz bulutunu göz ardı edemiyorum. tedirgin oluyorum. bu arada iyisindir umarım. gözlerin de iyidir umarım. saçların. boynuna çarpan saç tellerin. mazur gör beni, hiç bilmiyorum çünkü. ne ben sorabiliyorum, senin okuduğundan da şüpheliyim. yine araya giriyorum ve söylüyorum; dünyadan şüphe ettiğim kadar. evet. sigaramı söndürdüm. bu sefer afili kelimeler ile katran dolu hüzünler yaratacağımı düşünmüyorum. ben varım işte. yetmez mi? başlı başına bir yarayım. kederim. hüzünlü bir güzün gölgesiyim. gelip geçiyorum. sığınmıyorsun bana. ben de kendime dönüyorum. bulamıyorum. sarsıntı. bulantı. karmaşa. kaos. yere kapaklanıyorum. birkaç yaprak yardımıyla. eksiliyorum işte anlıyor musun? yüzüne karşı bağırayım mı? yoruluyorum. sanki göğü ikiye ayırıyorlar sırf beraber değiliz diye. bunun vebaline giriyoruz sevgilim. pardon. bunun vebaline giriyoruz. önümüzdeki nesiller hesabını soracaklar bunun. ama cevap bulamayacaklar. sonra bir gün birisi bunu okuyacak ve gelip mezarımın üstünde izmaritini söndürecek. sana kimse gelmeyecek. çünkü izin vermem. neyse. mezar demişken, düşünüyorum bazan. kendimi kendi mezarımı ziyaret ederken düşünüyorum. sonra elimi yüzümü yıkayıp banyodan çıkıyorum. sen ne sandın? biraz da yaşantım üzerine konuşmak istiyorum. üzerine üzerine. kusar gibi değil ama. sigaramı söndürür gibi de değil. yürür gibi sadece. öncelikle, üzerime oturmuyor. bununla başlayalım istedim. bilin istedim bunu. eksiklikten midir yoksa başka bir şey mi bilemiyorum. ama hiçbir şey tam anlamıyla var olmuyor hayatımda. sürekli bir yanından pot yapıyor. dolu dolu gülemiyorum anlıyor musun? ilk defa böyle bir serzenişte bulundum. biraz tanısan durumun ciddiyetinin farkında olurdun. neyse. bu da bir isyandır. keşke ellerine bulaşsa. neyse. keşke silmek için ellerini yıkamanın yetersiz olduğunu anlasan. neyse. sigara yaktım. yoksa duramazdım. karşıma geçtim. kendi kendimin karşısına geçtim. uzun uzun baktım. bir bütüne bakar gibi değil ama. bir yapboza bakar gibi de değil. gerçekten kendimi tam anlamıyla görebilmek için uzun uzun baktım. nerede kalmıştık? evet. dolu dolu demiştim. yaşantım askıda duran ince bir hırka gibi. hangi havalarda giyeceğimi bilemiyorum. bazan sıcak oluyor çıkarıp elimde taşıyorum. bazan soğuk oluyor üzerine bir kat daha giyiniyorum. ne demek istediğimi anlayabiliyor musun? çünkü uzun uzun açıklayamayacak kadar yorgun ve kederliyim bu konuda. bu ellerim çok üşüyor. saçlarım da epey uzadı, çoğu zaman dağılıyor toplayamıyorum kolay kolay. neden bana bir saç tokasıyla gelmedin ellerinde? sigaramı söndürdüm. kapattım bu konuyu. hava esiyor. bitirelim mi? başlayamadık ki? yıllardır. burada sizlerden ayrılıyorum. yol ayrımı gibi değil. kaygılarımla. 

-kendime hala bakıyorum. uzun uzun.

7 Ağustos 2016 Pazar

düzensizlik şehrinde bir kaldırım taşıyım, üzerime basmayın.

"bir an gözlerimi kapattığımda siman aklıma gelmeyecek diye çok panik oluyorum. korkumun göğüs kafesimi çatlattığını hissediyorum." diye başlıyor sevda kitabım. günaydın gece. sana da merhaba karanlığın ortasına çakılıp durmuş hasret parçası. seni bir yerden tanıyorum. ama çıkaramıyorum. (-içimden) ilerleyen sigaralarda hatırlatırsın elbet kendini. her zaman böyle olur. düzenli hüzünlerim var benim. her ay ödenmesi gereken faturalar gibi. ama benimkisi günlük. gün içerisinde dinlediğim şarkıların, okuduğum satırların, baktığım eski fotoğraf karelerinin; gece olunca hüznünü çekerim ben. birkaç defa yüreğime dilekçe yazdım lakin ohal ilan edilmiş, şu an yüreğinizde hiçbir savcı bulunmuyor dediler. inandım. ne yapabilirdim? bir sigara daha yakabilirdim. ama ciğerim zaten epey bir karışmış. olmuyor işte. yapamıyorum. size de gelmiyor mu bazen böyle bir hissiyat? her yer günlük güneşlik, önünde upuzun bir yol var çiçekli, gökyüzü mavi, ilerde de deniz var oldukça güzel; lakin senin adımını attığın yer griye çalıyor. içimde öyle bir hüzün taşıyorum ki sanki benimle beraber temas ettiğim her şeyin tadını kaçırıyorum. bu hayata ayak uyduramıyorum. lakin beceremediğimden değil. yanlış anlamayın, isterseniz anlayın. hayat üzerime oturmuyor, çünkü vücudumun yüzde seksen sekizi katran geri kalanı da boşluk. bağzı metalar artık vücudumda yer edine edine bir organ görevi görmeye başladığından onların kapladığı yeri gereklilik olarak gösteriyoruz. farzı misal tütün gibi; acı gibi, sezen aksu şarkısı gibi bir acı. mesela işte. rahmetli kemal sunal ağbi gülmüyormuş gibi. öyle bir şey işte. biraz duralım. buraya nasıl geldik hatırlamıyorum. sonbahar geliyor bu arada. biraz bunun için sevinçliyim. eylül geliyor. bu kasıp kavuran yaz sıcaklarına el sallayacağız artık. zaten yokluğun bu sıcaklarda hiç çekilmiyor. sen bunu nereden bileceksin elbette. sen benim yokluğum nedir bilmezsin; varlığıma aşinalık kazandığından da şüpheliyim. en az dünyadan şüphe duyduğum kadar. ama suçlusu ben değilim. senin duvarında asılı bir resim değil, pencerene görünen dört mevsim olmak isterdim. yüzüne vuran sabahın ilk ışıkları olmak isterdim. saçların dokunan bir akşam esintisi olmak isterdim. sana bir şekilde dahil olmak isterdim şu yeryüzünde. ama. öyle üzülüyorum ki; bana sırtımdan bile daha uzaksın. aramızdaki mesafeler fizik kurallarını yıkıp geçiyor. buna dayanamıyorum. mesafeler öyle katlanılmaz ki; seni özlüyor mu yoksa unutuyor mu bilemiyorsun. delirtir adamı; göğüs kafesine bir kanca gibi takılır. paramparça eder. içinde seni canlı tutan ne varsa. hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde. birkaç hatıran kaldı zaten; yaralarıma yama diye sarmaladığım; çalıştığım bunun için, seni barındıran hatıralar. lakin o işler de öyle olmuyor. yakıyor içimi. akılda kalan hatıralar, kaldıkları yeri küle çevirmeden başka bir rüzgara kapılmazlar. bu işin doğası böyledir, elbet yanarsın. ne bir eksik ne bir fazla, yeterince kaybettik. yetmedi mi? biter mi bir gün dertler? bir gün. biz de sağımıza solumuza defalarca bakmadan inanabilir miyiz olan güzel şeylere. tereddüt etmeden uzatabilir miyiz elimizi? sana. en çok sana. şu ellerimi tutsan artık, kurtulsam beni harap bitap eden hüznümden. yalnızlığımdan. al artık şu ellerimi. inan böyle bir yere varamayacağız. bağırmıyorum. anlaşmaya çalışıyorum. anla istiyorum artık beni. gör istiyorum beni. fark et beni. ben görünmez değilim, şu içimden geçirdiğim acılara bakar mısın? ben nasıl görünmez olabilirim. söylesene artık. neden biz olamıyoruz? şu yeryüzünde daha güzel ne olabilirdi ki? bir sigara hiç bitmeyebilirdi. ya da seni öpebilirdim. istediğim zaman. bundan daha güzel bir şey var mıdır? vardır. elbet vardır. o da senin beni öpmendir. birer sigara yakalım. arkamıza yaslanalım. biraz daha yolumuz kaldı. sonra dinleneceğiz. yorgun düşmüş kalplerimizi engin sularda yıkayacağız. bulutlara kafa tutan dağlarda nefeslendireceğiz. sonra o dağlardan aşağı koşan vahşi atların sırtına bırakıp hayatın ortasından geçeceğiz. ciğerlerinizi iyi bağlayın, belki de bir daha geri dönmeyeceğiz. çünkü atlar koşarken ölürler. belki biz de bir es vereceğiz, nefes nefese, belki biz de bir ses vereceğiz, nefes nefese, belki biz de hissedeceğiz yaşamanın ne olduğunu, o yüksek dağlardan engin denizlere koşan vahşi atlar gibi. renklerin içinden geçip, gökkuşağının üzerinde söndüreceğiz sigaralarımızı. bu arada neden bu kadar umursamazsın? o kadar yükseldim ki, şu an bir yıldıza tekme atıp hayallerinizi suya düşüresim var. çok mu güzel şeylerden konuştuk, çok mu güzel düşüncelere girdiniz. aptallık etmeyin. böyle şeyler ancak bu dünya hariç başka bir yerde olur.

geçecek olsa açılır mı iyice bir yara?
bitecek olsa yer edinir mi içinde iyice bir acı?

darmadağın bir halde oturdum sokağın başına. içtim. her dakika içtim. şişeleri devirdim gözlerimin önünde. gözlerim devrildi şişelerin camlarında. aradan dakikalar geçti. gökten bir yağmur damlası indi o anda. dokundu paslanmış ruhuma. griye döndü ve pis bir koku saldı etrafa. bunu ben de istemezdim. dudakların bir şarap sen bir şarapnelsin yüreğime batmış. ruhumu kanatan. bunu sen mi istedin? saçların dağılır; benim gibi. beni de toplar mısın, saçlarını topladığın gibi. bu sefer ki yıllar sürer belki. durabilir misin yüreğimde. ben duruyorum bir şarapnelle. sen durabilir misin? şimdi bir sigara çıkarıp yakma vakti paketten. bir sigara yaktım gece alev aldı. sokaklar duman duman dağılıyordu göğe doğru. ben tek kalıyordum, ruhum parçalanıyordu. sigaram bitiyordu, sokaklar azalıyordu, şişeler çoğalıyordu. bunu ben istemedim. sen istedin mi doğru söyle?

kalbim fotoğraf çekildikten sonra farklı noktalara dağılan bir grup gibi paramparça oluyor. gece vaktiydi, korkuyordum -kendimden-. tek bedende nefes alan iki ayrı kişi vardı içimde. tedirgindim, kafamın içinde volta atan düşüncelerin ağırlığı altında seni korumaktan yoruluyordum. tanrıya dönüp, "tanrım, var mı pek bu acının dahası, çünkü hiç eksik olmuyor hayatımdan elvedası." diye sitem ediyordum. beni dinliyordu, beni sevmiyordu çünkü senin varlığına yazdığım şiirlerin her biri kalbine bir ok gibi saplanıyordu. parmak uçlarımda başlayan bir sızı, kendimi kaybediyorum. bazen de düşünüyorum, genelde geceleri. bu dünyaya gelmiş ve seni tanımamış da olabilirdim, düşünsene ne büyük bir acıdır senin varlığından habersiz yaşamak. göğüs kafesime bir grilik yerleşiyor o an. içime yağmur yağıyor, gözlerimden taşıyor. kuytu bir köşede saklanıyorum öyle anlarda. kimse görmesin istiyorum.

daha fazla kanınıza girip, sizi yokuşlara sürmeyeceğim. ama yüreğinizi düğümlediğiniz insanların sözünün eri olup olmadığını sorgulayın. varsa arada bana da bir dal sigara bırakın. ikincisi için daha fazla kafa yormanız beni müteşekkir eder. birincisi ise sizi daha fazla yerle bir eder. hadi eyvallah. saat gece yarısı sıfır dört sıfır yedi. kaygılarımla.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

göğüs kafesime bir umut astım çiviyle

birkaç şey üzerine konuşmak istiyorum. gürültü etmeyiniz. yasaktır. öncelikle sağlıklı bir hüzün doğurabilmemiz için gecenin koynuna, sessizlik yaratmamız gerekir. sonra yüreğimizi kafesinden sarkıtıp karanlığın içinde hasretlemeliyiz. birkaç dakika sonra katran dolu bir hüzne sahip olabiliriz. bu dipnotu verdikten sonra bir sigara yakıyorum. mentollü sigara içenler mentolünü patlatabilir, onlara da aramızda yer var merak etmesinler. nerede kalmıştık, evet; daha başlamamıştık doğru. ciğerime giden damarlarımı sıkıca bağlıyorum. kalbimi oda sıcaklığında vefasız insanların ulaşamayacağı bir yere konuşlandırıyorum. saçlarımı suratıma düşmesin diye arkadan topluyorum. bu işlemler hayatımdan birkaç dakika alıyor, ama umursamıyorum. bu eylemler size uzun gelirse eğer den den koyup benimle devam edebilirsiniz. sonuçta kimsenin kalbi kimsenin kalbinin umrunda değil. haksız mıyız? haklıysam da önemli değil. haklı olmanın haksız olmaktan bir farkı kalmadı zaten. herkes kendince bir bakıma haklı hissediyor haksızlığa maruz kaldığında. kamu spotu tadında atıştırmalıkları bir yudumla fondipleyip arkama yaslanıyorum. hüznümü yüreğimin ortasından çıkarıp komodinin üzerine bırakıyorum, rahat nefes alabilmek için. bunu her gece uyumadan önce yaparım, yoksa rahat uyuyamıyorum. bir türlü toparlayamadım. çünkü aklımın bahçelerinde yetişmiş kederleri uzun zamandır toplamadım. aklımın içinde yürürken epey güçlük yaşıyorum. yavaş yavaş toplamalıyım onları. evet bahsetmek istediğim ilk konu mutluluk galiba. galibadan öte bunun üzerine birkaç bir şey söylemek istiyorum, izniniz olursa albayım? ... albayım uyuyor galiba, sessiz olun. bilirsiniz bağzı alkoller bağzı hüzünlerin üzerine yalnız içilmezdi. bağzı sokaklardan da yalnız geçilmezdi. bağzı hatıralardan sonra. bazan içinde bulunduğun yeryüzünün ciddiyetini anlayabilmen için etrafta bir ölünün bulunması gerekir. ona bakıp kendini görmen gerekir. ama neden bu gereklilik olmadan da bunu yapamıyorlar? çünkü her şeyi bir o kadar komik ve umarsızca yaşayıp bu durumu aptalca bir düzenin içinde dönüp duran sivrisineklere benzetiyorsunuz. sonra kendinizi onların yerine koyup kapana kısılıp kaldığınız yalnızlık fanusundan çıkabilmek için mutluluğa kafa atıyorsunuz. kurtuluş yolunuz mutluluktan geçiyormuş gibi. alla alla. bak sen şu işe. kendinizi buna inandırıp mutluluğun peşinde sürükleniyorsunuz. sürekli mutluluğa kafa atıp yalnızlığınızdan dışarı çıkmaya çalışıyorsunuz. kaçırdığınız bir nokta var ki mutluluğun varlığının aklınızda halisünasyonlar oluşturması ile aslında bunun size zarar verdiğini fark etmiyorsunuz bile. yazık. camın varlığını fark etmelisiniz. mutluluk öldürür. fark etmelisiniz. zavallı insanlar, mutluluk peşinde canına kıyan zavallı insanlar. ne yazık fark ettiğinizde ölmüş olacaksınız. her şey için çok geç olacak. ben bunun üzerine bir sigara daha yakacağım. sonra dumanını üfleyeceğim. ama gökyüzü hep mavi kalacak. ben tek başıma ne yapabilirim ki. etrafta bu kadar mutlu olmak isteyen insan varken. benim sahip olduğum katran dolu bir ciğer yeryüzüne hüzün, gökyüzüne gri ekemez. sizin yerinize de sigara yakamaz daha fazla. artık kendinize bir çeki düzen verin ve dünya üzerinde kişi başına düşen hüzün hasılatından payınıza ne düşüyorsa çekin onu; kaçmayın. bir yere kadar birkaçınızın payını da ben sırtlanabilirim, ama bir yere kadar. benim ciğerlerim de bir yere kadar. her şey gibi benim yaşantım da bir yere kadar. albayım? ... albayım? ... hala uyuyor. yaşlılık işte. aklıma mukayyet olmalıyım. düşüncelerim beni tedirgin ediyor. kalkıp penceremi açtım. gidiş yolum doğruydu, kendime birkaç dal sigara daha fazla verdim. esiyor hava, hava kapalı, umutlar için bir darağacı, ortasında karanlığın, gürültüsü insanların, beynime vuruyor, mide bulantısı, aklım karışıyor, yere düşüyorum. artık güvendeyim. boktanlık ve daha boktansı bir alışkanlık bu dünya üzerinde ayakta durmak var ya. geçiyorum şimdi bizi yerle bir eden ne kadar insan varsa. yok mu ulan bu dünya üzerinde kalan birkaç parça güzel şey? soruyorum size? kaldı mı tanımaya değer insanlar? kaldı mı peşinde sürüklenmeye değer kadınlar? kalkın ayağa. direnelim. ne varsa kalmış geride bu katrandan, ne varsa bu yüreğinizin kıyısından akan, güzellik adına. öksürdüm. başım da döndü biraz. tutun beni bir dakika, düşerim şimdi yere. fazla yükseldim bir anda. bu dünyadan şüpheliyim. en fazla da kendimden. geçenlerde birisi bunu suratıma vurdu, "sana en çok zararı veren yine kendinsin" inandım. haklıydı, haklısın ama ne güzel değil mi dedim. ne yapıyorsam kendime, neslim tükeniyor; bana sahip çıkacağınıza bir de üzüyorsunuz. aynısını ejderhalara da yaptınız. ayıp. albayım? ... o da hala uyanmamış. ejderhalar da geri dönmedi. ben de gidersem arkamdan bakarsınız, sonra bir sigara yakarsınız. ama üzülmeyin. havai fişek patlatın cenazemde, ama kahrından gitti demeyi de unutmayın. vasiyetimdir. ciddiye alın. gerekirse resmi gazetede yayınlayın. neyse. bu sene leicester bile şampiyon olacak biz seninle hala kavuşamadık. yoruldum artık. dağılalım mı? dağılalım bence. etrafa daha fazla hüzün sıçratıp insanları rahatsız etmeyelim. önce yalnızlar ve meteliksizler çıksın daha sonra tek sıra halinde göğüs kafeslerimizi terk edelim. bu arada gece vakti beni odamda yalnız bırakmayan cağnım kamü ve lucky strike'a saygılarımı borç bilirim. hayde sağlıcakla kalın. kaygılarımla!

26 Nisan 2016 Salı

okuyun ve geçin; bir acı gibi içimden, ama ayak izlerinizi bırakmayın

puslu sokaklarda sürekleşen peşi sıra adımların vardığı bir yoldu
gecenin karanlığına benim sana varmayı beklediğim bir andı
karşı çıkamadığın bir güç çekip alamadığın bir hasret içinden
gecenin dördünden sabahın beşine kadar gördüğün bir rüyadan öte
bir şeydi ya hayat bizim inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey

ne varsa kırıp dökmek istediğin yeryüzünde seni sana uzak hissettiren
ve umudun kıyısında bile boğulacakmış gibi hissetmenin çaresizliği
dudaklarının kenarına sürekli paralel uzanmanın sitemkarlığı
kokunun varlığına aşina olup tadından bir haber nefes alıp vermek
gibi sıradan hislerin acısını parmak uçlarında yaşamaktan 
başka bir şey değildi ya hayat inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey

yalnızlığımın yüreğimi delip geçtiği bir organizma
karanlığın ruhumun içinde derin bir ıstırap oluşturması
aklımın kuytularında volta atıp duran bir kadının ayak izleri
ciğerlerimin yeryüzünde tanıklık ettiği tek şey tütün 
gibi materyal hüzünlerden oluşmuş bir yerdi ya hayat
inanmamak içi..

ne diyorduk şimdi, her şeyin son bulduğu noktadan sonra
belki yarın belki bir sonraki gün mü gelecekti o gün
sonrasında diye diye beklediğin o sonrası mı,
yoksa kurtuluş yolunu ararken aslında dönüp durduğun
o cam fanus mu hayat dedikleri yer bir türlü tutunamadığın?

seslendim arkasından "hey! buradayım ben" diyerek 
döndü arkasına ve baktı; ileriye doğru
sonra yoluna devam etti
o gün hayatta bir yer kaplamadığımı öğrendim
saydam bir vücut idim, ama tek farkım
ben ışık değil acı geçiriyordum üzerimden

4 Şubat 2016 Perşembe

delirmedim

henüz delirmedim. sanmıyorum. vakit daha erken. öyle değil mi albayım? yani. daha hiçbir şey olmamışken. kendimi çok özlüyorum albayım. bu hayatta en çok kendimi çok özlüyorum. dağıldım çabucak. yine karıştı her şey. yine elimi yüzüme bulaştıracağım. yine darmadağın bir şeyler karalayacağım. aynı ben gibi. parça parça edeceğim kendimi. daha ne kadar parçalanabilirsin ki evladım? bir insan daha ne kadar parçalanabilirse o kadar parçalanacağım işte. devam edeceğim. belki böylece yok olabilirim. kendimi böyle azad edebilirim belki. ne dersiniz albayım? sizi de oğuz ağbi önerdi bana. kendime de bulaştırdım sizi özür dilerim. ama kimsem yoktu işte. ben de size sığındım. umarım rahatsız etmiyorumdur? ediyorsam da kusu... estağfurullah evladım. sen devam et. pekala albayım. nasıl isterseniz. ben daha önce hiç bu kadar kendimi kayboluyormuş gibi hissetmedim albayım. şimdi diyeceksiniz kaybolmanın azı çoğu mu var, ama bilmiyorum işte albayım. hayatta birden fazla his yok aslında. sadece iki tane var ve hangisine rastladığınla ilgili. ben galiba solgun olana rastladım. diğerini pek bilmem. yalan bilgi vermek istemiyorum. ama siz bilgilisiniz, bilirsiniz elbet. ben o kadar şey öğrenemedim hayattan albayım. beni aydınlatır mısınız biraz? ya da boşverin. daha fazla aklımı delirtmek istemiyorum. öğrendiklerim bana fazla bile geldi. daha doğrusu maruz kaldıklarım. çay koyuyorum kendime, bir bardak da size getiriyorum. olur. içimiz ısınsın. biraz da ellerimiz. bu hayatta en çok ellerimiz ısınsın. yoksa sigaraya düşüyoruz ya da çaya. kendimizi bırakıyoruz bunlarda. parça parça diyorduk albayım. parça parça olmakla paramparça olmak arasında sürekli gidip geliyorum. yanlış anlamayın, ne onu ne de diğerini yaşıyorum demek istemiyorum. paramparça olana kadar parçalanıyorum. sonra daha da parçalanıyorum. ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. ama henüz delirmedim albayım. sigarayı düzgün tarayabiliyorum hala. hatta saçlarımı bile düzgün sarıp yakabiliyorum hala. bir sorun yok. bir şekilde devam edebiliyorum. keşke böyle olmasaydı. işte bu yüzden kaybediyoruz albayım. artık her şeye; bir şekilde, az da olsa gibi kalıplarla yaklaşıp tamah ediyoruz. o kadar çok kırıldık ki bütünün neye benzediğini unuttuk. bizi bir şekilde, bir şeye inandıran en küçük anlara sahip çıkar olduk. oysa o sadece bir ekmek kırıntısıydı; ama bizim karnımızı doyuracakmış gibi hissettik. çünkü mutluluğun tadını unuttuk albayım. sokaklarda binlerce genç bu yüzden intihar ediyor işte. insanlar bu yüzden kendini balkonlardan aşağı atıveriyor. ben ikinci katta oturuyorum albayım. biz miyiz bunun suçlusu? biz mi istedik böyle olmasını? bizi hayatta bir başımıza bıraktılar albayım, en kötüsü cevapsız sorularla bıraktılar. bakın çayım da soğudu işte. sigaram da söndü. bana neden hala bir şey olmadı. ben de kenarda unutulmuş bir çay bardağı gibiydim albayım, bana neden bir şey olmadı? ben de küllükte unutulmuş bir sigara gibiydim ben neden sönüp gidemedim? söylesene albayım, bu içimden akan katran beni neden yok etmiyor artık? yoruldum albayım, çok yoruldum. dayanamıyorum artık. dayanacak bir an bulamıyorum. sığınacak bir anı yakalayamıyorum, tutamıyorum ellerimle; çünkü ellerim hiç boş kalmıyor sigaradan. neden böyle albayım? biz bu hale nasıl geldik demek istemiyorum lakin buna karşılık hayat böyle bir yer işte cevabını da vermek istemiyorum. kendimi kandırmak istemiyorum artık albayım. en azından kendime dürüst olayım şu yeryüzünde. birazcık da olsa buna hakkım yok mu albayım? insan kendine bile dürüst olamayacaksa şu yeryüzünde, ne anlamı kalır o zaman varoluşumuzun? haksız mıyım demek istemiyorum çünkü şu hayatta artık en son aradığım şey haklılık duygusudur. bir de onun peşinden koşup kendimi yoramam ben albayım. ne önemi kaldı ki zaten artık haklı olmanın. hak etmenin veya etmemenin. ben bu kadar acıyı hak ettim mi? oysa ki bunların olmasını ben istemedim. o gün; o öğle vaktinde, ben karşısına çıkmak istemedim onun. ben kitabımı okuyordum albayım. sonra kitabımı kenara bıraktım; ona başladım. keşke kendimi bir kenara bırakıp kitabıma devam etseydim. özür dilerim. bunları konuşmamam gerekiyordu. evet albayım. bir şey söyleyin bana? yeni bir kanun çıktı deyin mesela, konuyu değiştirin artık. düşmeye başladım, kafamı hüznümden kaldıramıyorum. derin nefes al evladım. hatta kalk. çaylar soğumuş onları dök yenisini koy. neden albayım? onlarda mı soğusun? daha kaç çay bizim yüzümüzden soğuyup gidecek böyle? daha kaç sigara kendi kendine sönüp gidecek albayım? bu hayatta neye dokunsak kıyısından köşesinden ziyan ediyoruz. sanki mutsuzluk yeni çağın cüzzamıymış albayım; bunu da insanoğluna biz bulaştırmışız. elimden gelse kesip atacağım ama damar kalbe çok yakınmış. doktorlar imkansız diyor. tıp daha o kadar ilerlememiş. bu ayıp da size yüzyıl yeter dedim, ama ben göremem. utanın dedim doktorlara. iyi demişsin evladım. sağolun albayım. öyle işte. sonra çıktım oradan geri döndüm evime. doktorlar da aynı şeyi yapmıştır diye düşünüyorum. siz gençken de bu kadar acı var mıydı albayım yoksa son yıllarda kişi başına düşen acı hissiyatında gözle görülen bir artış mı oldu? ben sanırsam birkaç kişinin payını da üzerime almışım. isteyerek yapmamışımdır. sanmam. şu yeryüzünde kul hakkına girmem albayım. günahtır. sakınırım. umarım bu yüzden günaha girmiyoruzdur. girmeyiz değil mi albayım? her neyse. ben çay koyayım. çünkü bu hayatta çay da olmasa kendi soğukluğumu nasıl gizlerdim bilmiyorum. canım yanıyor. söndüremiyorum. çünkü küllükte unutmuşum kendimi albayım. söndürün beni artık. ya da yeniden yakın. kendime geleyim. ama artık bir şeyler olsun. ben kötü biri değilim albayım. henüz delirmedim. bir şeyler için çabalıyorum. ama tırnaklarım kopuyormuş gibi hissediyorum. yaptığım en büyük kötülük çayımı soğutmak. onu da kendim için teselli ediyorum zaten. aramızda hallediyoruz. ama insanlarla aramızda geçen şeyleri halledemiyoruz. insanoğlu bir çay kadar anlayışlı olmayı bir türlü beceremedi albayım. buna da üzülüyorum. ama elimde değil. düzelmeyecek biliyorum. bir insanın insana ihtiyacı varken, en çok ihtiyaç duyduğu şeye anlayışsız olduğu bu dünyaya katlanmak çok zor. artık kitabımıza dönelim albayım. fazla ara verdik bu sefer. vakit daha erken. hadi kalkalım artık. eyvallah.

16 Ocak 2016 Cumartesi

saat anonsu

bunları neden yazdığımı bilmiyorum. saat sıfırbirkırkbeş ve hava olması gerektiği kadar karanlık. tam bu anda kalktım ayağa ve oturdum tekrar. kendimi sorgulamaya başladığımın farkındaydım. o kadar dolambaçlı yollara girmeye gerek yoktu. ayağa kalktığımda yapacak hiçbir şeyim yoktu ve dedim kendime; peki ya şu an ayakta durarak ne yapabilirim, sadece kendimi yorarım. o zaman otur yerine aptal herif. özür dilerim. kafam fazlasıyla karışık. aslında karışık değil de. ne bileyim işte. bunun üzerine de çok düşündüm. aslında insanların kafam karışık veyahut aklım çok dolu gibi cümleler sarf ettiğinde sadece tek bir soru sorup dururlar kendilerine ve buna cevap bulamazlar; bu yüzden cevapsız bir sorudan daha fazla karışıklık yaratacak bir şey yoktur bu dünyada. çünkü ne yapacağını bilemezsin ve ne yapacağını bilememek çaresizliktir. çaresizlik insana sigara yaktırır, sigara insana kendini yaktırır. ne dersin bunun adını ne koyalım şimdi? isimsiz bırakalım da belki başka bir çağda bunun adını koyan birkaç hüzünlü ejderha bulunur. halimi soracak olursanız gamdan ve kederden biraz da tütünden çıkamaz haldeyim. birazımı sorgulamanıza gerek yok, günde birkaç paket ve birkaç dal fazlası işte o kadar. bu yüzden diyorum sorgulamayın ki kederim sizi korkutmasın. o kadar da yorgun bir adam değilim. korkup kaçmayın. sadece beni hayata bağlayan hiçbir yaradılışın varlığını hissetmiyorum. o kadar. bunda büyütülecek bir şey yok. çünkü geriye benden kalan hiçbir şey yok. bilmem ki şimdi kendimi size nasıl düzgün yansıtsam. lafın gelişi işte. bunun için kendimi yoracak değilim. neyse. beni bir vefasız derdin içinde sallayıp bırakmışlar. ipimi de kendi boynuma bağlamışlar. saat sıfırbirellidört ve zaman biraz ağır ilerliyor gibi. ama olsun daha yeni başlıyoruz. neye? ölmeye amirim. neye olacak, gayrı safi ölüm hasılasından payımıza düşenin fazlasını sırtlanmaya. küllüğü uzatır mısın? tabii ki. eyvallah. müziğin sesini de aç biraz. sessizlik kulaklarımı sağır ediyor. sağır olursam seni duyamam, buna dayanabilir misin? evelallah. o ne demek amirim. neyse sen devam et ne anlatıyordun? bilmiyorum. ben de pek bilmiyorum bu aralar neyin üzerine uyandığımı ve uyuduğumu. bir gün gelecek ama. kıymetim bilinecek amirim. insanoğlu anlayacak ve diyecek kusurumuza bakma seni fark edemedik. ben o an sinirleneceğim. hayır. sinirlenmeyeceğim. biraz kızacağım sadece. ben diyeceğim, siz; siz diyeceğim onlara. neredeydiniz? nerede kaldınız demeyeceğim çünkü onları beklediğimi zannederler oysa ben onları beklemedim hiç. değil mi amirim. pekala. devam edelim. nerede kalmıştık? nerede kaldınız asıl siz nerede kaldınız, pardon, neredeydiniz? amirim biraz ara verelim çünkü parmak uçlarım titriyor ve bir sigara yakmalıyız. yoksa bu insanlığın sonunu getireceğiz vefasızlıklarını yüzlerine vurarak. haklısın. haklıyım. onlar da haklılar. evet. ama işte bir yolda giderken amirim arkana bakıp duramazsın. anlıyor musun beni? aynada sürekli çaresiz yüzüne maruz kalamazsın. yola bakmalısın yoksa bir uçurumdan aşağıya yuvarlanırsın amirim. toparlayamıyorum, ne kendimi ne de kederimi toplayamıyorum. her yer her yere girdi işte. şimdi nasıl çıkacağız bu kederli tablonun içinden. oysa bizi bir duvara assalar şu an duvarı nem değil gam yıkardı işte, o an yerle bir olur boyasını akıtırdı. çünkü duvarlar ağlayamazdı amirim. biz ağlayabilir miydik? ağladığımızı anlayabilir miydik? anlatabilir miydik ağladığımızı? anlatabilir miydi ağladığımız bizi? biz neyi anlayabildik ki amirim? bunu burada kesiyorum, yoksa bileklerimizi dikine keseceğiz elimizdeki kalın uçlu kalemle. evet. nefes alalım. derin değil kısa bir nefes. fazla derine inemeyiz yoksa boğuluruz. buna dayanamayız amirim. artık daha da derine inemeyiz. böyle giderse yeni bir katman keşfedeceğiz. sonra oraya da gelirler. bizi rahat bırakmazlar. kimler? onlar işte. bizi düşünmeyenler. yanımızdaymış gibi yapanlar. yapma böyle. neden yapmayayım. onların yaptığı gibi. onların yaptığını biz yapamayız. sigara bitti. ağır bir gece oldu gibi. kendimize mi gelsek artık? nerede kaldı ki? kim? gelirim demişti. ne zaman? yıllar önce. sen? yılmadan önce. hatırladığım bu kadar. sözleşmiştik. dedim ona amirim. ay gökyüzünde sen yeryüzünde belirirsin. iyi demişsin. ama fazla derine indik amirim. belki de bizi göremiyordur. suçlama kendini. böyle kurtulamazsın artık bazı hüzünlerinden, kendini suçlayarak kurtulamazsın. ne yapmalıyız? atlamalıyız. hayır. biz sadece düşeriz. en kötü düşüşümü hatırlıyorum amirim. o anı hatırlıyorum. yeryüzüne düşmüştüm. önce rahme sonra yeryüzüne. keşke daha sağlam tutunabilseydim. neye tutunabilseydin oğlum? boşluğa amirim. belirsizliğe amirim. keşke biraz daha derman olsaydı kollarımda. kandırdılar işte bizi. sonunda bunu da dedirttin bana. kandırdılar bizi amirim, güzel bir yer dediler. düşmelisin oraya dediler. dinlememeliydim. beni uyarmalıydın amirim. neden uyarmadın. neden yanımda değildin. ama. tamam. uzatmayalım bu yersiz münakaşayı. saat sıfırikiyirmibir amirim. ne yapacağız? bir şeyler daha anlat. anlatayım amirim. anlatayım. kimsenin olmadığı bir andı. her zamanki gibi. ben vardım. bir de kendim. ha bir de kendiliğim vardı amirim. siz yoktunuz. özlem vardı. biraz hasret. biraz da kül geriye kalan. karanlıktı. ışık yoktu. yalnızdım. elimden tutan olmadı. yanlışı seçmemiştim. yalnızı da oynamak istememiştim aslında. ama bir iftira gibi üzerime attılar sanki ve kendimi bundan temizleyemiyorum. amirim en kötüsü de ne biliyor musun? kahretsin, bununla yaşamaya alışıyorum. korkuyorum hiç silemeyeceğim bu illeti üzerimden. kendimi bir türlü temize çıkaramıyorum. adım çıksaydı keşke amirim, canım çıktı yine de inanmadılar bana. saklandım. kendi içime. kapandım bir boksör gibi. korktum. gardımı çok sağlam aldım. sonra baktım yıllar geçmiş. artık indiremiyorum gardımı, kollarım kitlenmiş. ellerim çözülmüyor, soğuktan. ben böyle olsun istememiştim. bir sigara olsaydım da sönüp gitseydim ama bir sigara bile olamıyorum. buna sigara yakıyorum. söndüremiyorum, kendimi görüyorum küllükte. kafamı çeviriyorum. boynum kırılıyor. yeni bir şey fark ediyorum. unutulmuşum. değersizmişim. ben aslında varken değil yokken değerliymişim. ben onlara elimi uzattığımda o elin hep havada kalacağını zannetmişler, sonra ellerimi göremeyince kollarımı koparma pahasına ellerimi geri istemişler. çözülmüyor amirim. yıllarım geçmiş kendimle. nasıl çözülsün şimdi. affedersiniz. hüznüm büyüdü bir anda. şuramda şişti durdu. devam edemeyeceğim. siz devam edin bundan sonrasına. oturun düşünün biraz. ben devam edemeyeceğim. amirim. eyvallah. bırak kalemi. saat sıfırikiotuzyedi.