Bu sefer daha bir hüzünlü anlatabilirim seni. Belki de yılların getirdiği hüzünle artık yorulmuşumdur ben de. Belki de olmayışının resmettiği karanlık beni iyice içine çekmiştir. Bu hayatta oluyor böyle şeyler, bu hayatta insanlar ölebiliyor. Ama hiçbir insan kendi ölümünü göremiyor, kimse kendi mezarına çiçek bırakamıyor. Ben kalemi elime alıyorum ve adına sahipsiz birkaç satır karalıyorum, ayrıca kendi mezarıma birkaç şiir serpiştiriyorum böylece. Yine de eyvallah, sayende kalemim tütüyor.
Yoksun yine, her zaman ki gibi. Ne kadar zaman geçti aradan, aramızdan akan zaman nehrinde boğuluyorum ben hala. Sen görmüyorsun, yoksun çünkü, uzaksın öldüğüm noktaya. Az bir ömrüm kaldı gibi bir de, fark edebiliyorum artık. Yaktım da bütün köprüleri, suyun dibinde çırpınıyorum tek başıma. Belki de son haykırışlarımdır bunlar, kendimi yukarı çekmeye çalıştığım son kulaçtır belki bu da. Bence ağla buna. Beni madem anlamadın, ağla artık. Ağla ve temizlensin kalbinin kiri. Göğüs kafesinin içine birikmiş sahte sevgi ve yalandan kalbini göremiyorum. Kalbine dokunamıyorum bile bir şiirle. Yine de bu nehirde yaşıyorum, yarın olduğunda seni yeniden sevebilmek için. Bir de kafama takılan bir soru var aslında. Gelmeyişinin sebebi sevgime inanmıyor oluşun değildir inşallah; şayet öyleyse, öldür beni gördüğün yerde. Çünkü bu güvensizlik ve değersizliğin keskin bakışları altında daha fazla hayatta kalamam. Bu beni kederin dibinde çürütür. Artık buna dayanacak gücüm kalmadı.
Mutsuzluk üzerine kurulmuş birkaç dizeden ibaret bizim hikayemiz. Eskimiş birkaç sahipsizlik eki getiriyorum öznesi olduğun cümlelerin sonuna. Yeryüzünde yeterince acı yoktu, tanrı seni karşıma çıkardı. Gerçekten ne saçmalıyorum ben de bilmiyorum. Yokluğun başıma vurdu galiba. Ellerim de titriyor biraz. Bu sessizlik sağır ediyor beni. Kendimi kaybediyorum seni yazdığım satırlarda. Zaten en iyi yaptığım şey; kaybetmek. Ağla şimdi, ağla ve değsin başın omzuma.
Başıma geliyor işte sonunda korktuğum,
Canımı ellerinin arasında parçalıyor yokluğun.
Tutmasan da bir gün geleceğine söz ver. Ben ona tutunurum. Ben onun çaresizliği altında ezilirim ve kendi gölgeme sığınırım bir süre zarfında. Gelmeyişin sevdama engel olamaz zaten, azaltmaz da bir nebze. Sadece beni öldürür yokluğun, üzüldün mü? Dikine doğru uzuyor yokluğun. Derime işlemiş bir yaradır yokluğun. Biraz üstüne düştüm galiba bu sefer yokluğunun. Ama yokluğunun ağırlığına daha fazla dayanamadım ve dökmek istedim kağıda. Seni anlattığımdan bu kağıt parçası da dar geliyor bana. Gidebileceğim bir yer yok içerisinde ikimizinde olacağı. Bu beni kahrediyor. Acıdan parmak uçlarım uyuşuyor, bilincimi kaybediyorum kısa süreli acılarla. Rüyalarımın başrolündeki sen artık kabuslarımın merkezinde duruyorsun elinde bir tabancayla. Kalbim göğüs kafesinden sarkıyor, taşıyamamışsın görüyorum o an. Zaten biliyordum da insan görünce kötü oluyor işte. Kabuslarım kurtulamadığım bir kar küresi oluyor, solum buz tutuyor. Seni severek ısınmaya çalışıyorum, sen de tutmuyorsun ellerimden. Yine de deniyorum.
Yarım bırakıyorum bu sefer bu satırları, ölmeye kaldığım yerden devam edeceğim inşallah.
7 Aralık 2013 Cumartesi
22 Kasım 2013 Cuma
unutulanlar
Hava kararmak üzere, insanlık çekiliyor yeryüzünden. Sevgi azalıyor birden, içine doğru uzuyor acılar. Rüyalarımın peşinde sürüklenmek istiyorum; olmuyor, yere kapaklanıyorum. Gerçekliğin keskin parıltısında gözlerim kör oluyor, bu dünya beni zehirliyor. Kendime kalıyorum yine, gece vakti çöken bir hüzünle kendime sarılıyorum. Kimse yok, kimse gelmiyor. Saatler garip bir hal almış sanki, beni bırakıyor bir noktada kendi yoluna devam ediyor. Akrep ve yelkovan omuz omuza vermiş, onları yıkmak pek güç. Ben de biraz yoruldum, biraz da kayboldum. Zihnimde solan çiçekler ve yeşil topraklarım bölünüyor büyük parçalara. Kendi aklımın içinde dağılıyorum. Paramparça oluyorum gece vakti; kimse görmüyor, kimse bilmiyor. Bilincimi kaybediyorum bazen, bazen duvara kafa atıyorum kendime gelebilmek için. Gelemiyorum; canım acıyor, yaşadığımı anlıyorum fakat hissedemiyorum. Sanki bir boşluğun tam ortasında sıkışıp kalmış gibiyim. Kederin merkezine paralel acı çekiyorum, hiçbir yere varamıyorum. Parmak uçlarım intiharlar kesiliyor, ölüme doğru bilinçli adımlar atıyorum. Yatağımın kenarına bırakılmış bir uçurum var biliyorum. Gökyüzüm gri, kuşlar uçmuyor uzun zamandır ve ben de uzaklaşıyorum zaten günbegün gökyüzünden. Yerin dibine doğru afili bir yolculuk başlatıyorum. Bir çantam ve içinde bir sürü hayal kırıklıklarımla ardıma bakmadan öylece yürüyorum. Hafızalarda kapladığım yerler siliniyor, anılarım mezarlığın yolunu tutmuş fakat hala soluk alıp veriyorlar. Farkına varıyorum unutulduğumun bir daha hatırlanmayacak olmamın kederli gölgesi altında kayboluyorum. Kanıyorum durmadan, yaralarım isyan ediyor bana. Kendi kanımın nehrinde boğuluyorum. Bu dünya üzerinde bir yara izi bile olamayacağım galiba. Yalnızlığım hücrelerime nüfuz etmiş, derime işlemiş adeta. Derimin üzerine bir kat daha atılmış gibi. Yalnızlığın sürekliliğinde çaresizce bekliyorum. Kendi hayatım kaçamayıp hapsolduğum bir kabus gibi geliyor bazen. Biliyorum bir şey olacağı yok. Unutuluyorum artık; ölüyorum biraz da, kimse bilmiyor. Bu sefer zor olacak görüyorum. Yolun kenarında bir bank buluyorum, oturuyorum oraya. Bekliyorum bir süre zarfı içerisinde. Ceset gibi duruyorum öylece, soğuk bakışlarla etrafı süzüyorum. Üşüyorum biraz, ellerimi ceplerime koyuyorum. Sonra ayağa kalkıp devam ediyorum yürümeye.
24 Eylül 2013 Salı
olmayan kadına notlardan
Yürümeye devam ediyorum bu yolda sevgilim. Epey yoruldum fakat yine de yürüyorum. Biliyorum bu yol bitmez hiçbir zaman. Biliyorum bu yolun sonunu göremeyeceğim ve yollar seni bana yaklaştırmayacak her seferinde. Ama sana varmak yerine rastlamak umuduyla yürüyorum işte. Belki bir yol kenarında karşıma çıkarsın ya da bir bankta otururken bulurum seni, yanına otururum ben de. Konu sen olunca pek şanslı olduğum söylenemez, fakat bu durum beni yolumdan döndürecek değil. Bilirsin beni, ben yolundan dönecek bir adam değilim; olmadım, olmam da.
Benim ellerimde bir sevdadır tutmaya çalıştığım ve dudaklarımda gelgit yapan bir şiir; sana yakılmış. Sevgilim senin gözlerin bana uzakmış, uzaklar intihar; yaklaş biraz. Biraz da olsa adımların bana doğru yönelsin. Yorgunluğumu az da olsa alıp götürür bu ihtimal. Aklıma gülüşün düşer yerli yersiz, bir eylül akşamı esintisinde gözlerimin önünde canlanan yüzün; mavi yüzün sevgilim, boynuna serpiştirdiğim yeşim umutlar beni ayakta tutar. Hüznü böler ve daha sonra daha büyük bir hüzne sürükler beni yüzün. Sitemkar değilim yanlış anlama. Biraz yorgunum, istiyorum ki dizlerine koyayım başımı ve beraber uzanalım huzurun en tepesinde. Ben senin kokunu hiç bilmiyorum sevgilim, eminim çok güzeldir kokun. Belki de sevdiğim bir şiir kokuyorsundur, kim bilir.
Sabahları yatakta uykulu haline maruz kalmak istiyorum. Geceleri yatağa girdiğimde ayaklarımı ısıtanım ol istiyorum. Senin sesinle yankılan ve adımlarınla anlam kazanan bir ev düşlüyorum. Fazlasında gözüm yok sevgilim. Ama insan özeniyor işte. Ellerin ellerimde bir bir terk edelim bu sokakları ve arkamızda bırakalım bu kentte bizi üzen ne varsa.
Sana yürürken bu yolda hayal kırıklığına uğruyorum her seferinde ya da ne bileyim tuhaf oluyorum işte. Ben sevmesini bilmiyorum galiba. Ben birçok şeyi bilmiyorum. Mesela nerdesin şu an, ne yapıyorsun, kiminlesin (...) Bir bakıma bunlar güzel kalıyor, bir de nefes alıyor musun acaba sorusu zihnimde canlandığında. O an tedirgin oluyorum.
Belki de tenine dokunurum bir gün. Tenine dokunsam zulmünden çıldıracak tanrı. Belki de gözleri dolacak sevdadan ve gökyüzü yağmurunu yeryüzüne armağan edecek, sırılsıklam olacak ruhlarımız. Sen beni öpersen belki de bu dünya temizlenir. Dünya umrumda değil fakat sen yine de öp beni. Dudakların dudaklarıma tutunsun yaşamın bu anlamsızlığında ve bir özlemin doruklarına ulaştığı vakit. Kendime gelmem için dudaklarından ne geliyorsa yap. Senin sevdandan benim için artakalan hiçbir şey yok. Belki sana yazdığım birkaç kırık dökük paragraf veya hasret kokan şiirlerim. Sana doğru var oluşum bir bakıma ölümü de beraberinde getiriyor. Bu durum beni rahatsız etmiyor fakat vaktimin azaldığını fark edebiliyorum. Zaten halim darmadağın zaten paramparçayım; ama alışkınım. Neyse beni boşver şimdi.
Gürültüler netleşiyor bir anda, bir anda gri oluyor bütün düşler ve bir at kendisi gibi koşmayı bırakıyor tepelerin ardından, kesiliyor acının nefesi, ayrılıyor gökyüzü ortadan ikiye. Ben o an sana karaladığım satırların son raddelerine geliyorum. Birazdan düşerim efkarın dibine, biliyorum. Ama sen gelirsen omzuna yaslarım başımı, biraz dinlenirim yanında. Her neyse işte. Ben hala yürüyorum sevgilim. Beni bu belirsizlik bitirecek, beni bu sana gelemeyişlerim.
23 Ağustos 2013 Cuma
parçalanmış hisler (2)
ben küçükken rengarenktim büyüdükçe griye çalmaya başladım. bu dünya kirli. günden güne kirleniyor. ruhlarımız huzursuz, gökyüzü uzak. benim bir kumbaram vardı içini hayallerimle doldurduğum. benim şimdi de bir kumbaram var fakat içini parayla dolduruyorum. çünkü bu dünya bana bunu öğretti. ben bu dünyanın içine tüküreyim.
uzun bir sokakta yürüyorum. öyle bir sokakta yürüyorum ki bir süre sonra başladığım yeri unutuyorum. sokağın sonu görünmüyor. sokağın sonu gelsin istemiyorum. ben bu sokakta yürümeyi seviyorum. ben yürümeyi seviyorum. seni de seviyorum. seninle bu sokakta yürümeyi de epey bir severim herhalde. basit düşündüm yine. işte sevgilim seni sevmek de bu sokakta yürümeye benzer. sonu gelsin istemezsin. seni sevmek uzun bir yolculuktur ve bu yolda beraber yürürsek nereden başladığımızın hiçbir önemi yoktur. çünkü detaylar bizi ilgilendirmez. ben seninle ilgileniyorum bir de bu sokakla.
geceyi bir bıçak gibi ikiye bölen hatıralar vardır. keskin, öldürücü. hatıralar soğukkanlı bir katile benzer bazen. aklına düşer ve sessizce işini bitirir. oracıkta. evet kardeşim o dakikada keser nefesini. kendine gelemezsin, feleğin şaşar. hatıralar çoğu zamansa gülümsetir. fakat bazense yavaş yavaş öldürür. senin kaç tane hatıran var? kaçını hatırlamadan yaşayamazsın? kaçı olmadan hayatına devam edemezsin? hatıralar bazen seni ayakta tutar. sen bunu bilmezsin. bazı hatıralar vefalıdır çünkü.
aklımın içinde ayrı bir dünya var. ve ben aslında orada yaşıyorum. hiçbirinize orada yer vermiyorum. aklımın içi dar olduğundan değil. ütopik memleketim oldukça geniştir. oldukça iyidir de. bering denizi kadar geniştir mesela. fakat size tahammül edesim yok. insanlar çok kalabalık. siz çok kalabalıksınız. bu yüzden çoğu zaman kendim kafamda yarattığım dünyama çekiliyorum. bu eylemi sık sık gerçekleştiriyorum. bir de aklımın içinde sürekli jim morrison çalıyorum. people are strange diyor bizim amir, when you're stranger. onu dinlerken de pis moruk okuyorum. fakat bu jim morrison ne anlatıyor? kendisiyle karşılaştığımda bu soruyu kendisine sormak isterim. çok değişik bir adam kendisi.
hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde.
iyi müzikler dinleyip, iyi kitaplar okuyorduk,
yine de bir şeyler eksikti, fakat adını koyamıyorduk.
halim enkaz yerinden farksız. acım kendime. acım içimde durmadan büyüyor. acım beni hapsedip almış gibi. kurtulamıyorum ondan. başlarda fazlasıyla rahatsız oluyordum bu durumdan. fakat bir süre sonra onu da bir parçam gibi görmeye başladım. bu durum beni artık eskisi kadar rahatsız etmiyordu. acıya bağışıklık kazanmıştım. ya da ben öyle düşünmek istiyordum.
sonra bir kadın sevdim. her gülüşünde gönlümü çiçeklerle doldururdu. uçsuz bucaksız gülümserdi. güldüğünde deniz çıldırırdı. gülüşüne karşı koymak zordu. insanı alıp götürürdü. o bana gülümserken şehre mavi yağmurlar yağardı. sonra gitti. şimdi ondan geriye hiçbir şey kalmadı. aslında ben bile kendime kalmadım. alıp götürdü. bilmediğim bir şehre.
elbet bir gün yapraklar da eskir. insanlar gibi. her şey eskir. farkına varır insan fakat yaşadıkça. söylemek istediğim son bir şey var. içimi kemirip duruyor. kendimi bu sorunun cevabına teslim etmiş gibiyim. - ben bile kendimi artık tanıyamazken, nasıl geri kendime gelebilirdim?
9 Ağustos 2013 Cuma
hiçbir fikrim yok
Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir şeylere tutunmam gerekiyordu. Ya öyle hissediyordum ya da gerçekten öyle olması gerekiyordu. Bilmiyorum. Bu hayatta yaşamak için bir şeylere tutunmamız mı gerekiyor illa? Hiçbir şeyin varlığı olmadan sadece kendi ruhumuzla iki ayağımızın üzerinde uzun süre boyunca nefes alıp veremez miyiz? En azından deniyormuş gibi yapamaz mıyız? O zaman rahat bırakmazlar mı bizi? Bırakmazlar mı bizi bize? Hayatta kalmak beceri gerektirir. Konu hayat olduğunda pek de becerikli bir insan sayılmam ben de. Belki bu da benim kusurumdur. Çünkü hayat çok meşakkatli bir oyun. Fakat ben bu oyuna bulaşmak istemiyorum.
Belki de olması gereken yalnızlığın tersine bir çoğalış? Belki de gizlemesi gerek yalnızlığını insanın? Kalabalığın için de ayrı bir fert olarak değil de tek düze bir posta bürünmeli insan. Kimse hatırlatmasın veya kimse deşmesin diye yalnızlığını. Peki ya gerçekten o kadar önemli mi bu? Yani sırf daha az acı çekmek için olmadığın biri gibi davranmak. Kendi benliğine aykırı olmak. Var oluşunu reddetmek, farklı bir bedene soyunmak. Düşüncelerinden vazgeçmek. Bu düpedüz saçmalık olurdu çünkü. Aynı acıları farklı kişiliklerde daha mı az çekeceğine inanır insan? Bu nasıl bir inanış anlam veremiyorum. Sen kapıyı değiştirsen de bulunduğun ev aynı. Sadece farklı görüneceksin fakat için aynı buruk, için aynı dört duvar olacak. Ötesi var mı?
Ama bazen kaçmak istiyor insan. Uzaklaşmak istiyor olduğu noktadan oldukça uzaklara. Bazen bu uzaklık mesafe olarak değil de kafa olarak şekilleniyor. Sonuçta her uzaklık mesafeye vurulamaz. Varlığın yokluktan daha fazla acı verdiğini elbette bilebiliyor insan. Yaşayarak öğreniyor, bazen de okuyarak, çoğu zamansa görerek. Ama elbet öğreniyor insanoğlu bunu da. Bazen bazı şeylere katlanamıyorsun ve uzaklaşmak istiyorsun. Basit bir istekten ibaret sadece bu. Fakat eyleme dönüştürmeye kalktığında hiç de o kadar kolay olmadığını anlıyorsun. Çünkü bir şeyleri bir süreliğine de arkanda bırakmak sandığın kadar kolay olmuyor. Aklın kalıyor bazen. Bazen hiçbir şey umrunda olmuyor. Öylesi güzel, öylesi huzur kokan bir kaçış oluveriyor. Kendini soyutluyorsun bulunduğun yerden ve hiç kimseye ihtiyaç duymuyorsun. Kafa dinlemek güzel eylem. Sen de bunu deniyorsun, hem de fazlasıyla. Ve tek ihtiyacının biraz sessizlik ve ardından gelecek olan huzur olduğunu öğreniyorsun.
Peki ya keder? Bu keder neden artıyor durmadan? Öyle anlar geliyor ki artış seviyesini sayısal bir değere bile çeviremiyorsun. Bunu açıklamak gerçekten çok zor. Gece çöken kederin sebebini bulabiliyor musun? Yoksa sen de öylece kabulleniyor musun? Kederine bir şarkı çalıp onu soluna oturtuyor musun? Karşı koymaya mı çalışıyorsun yoksa? Kendini kandırarak mutlu rolüne mi bürünüyorsun? Kendine mutluluktan bir şato inşa edip içinde vakit mi geçiriyorsun keder aklına çöktüğünde? Emin ol hiçbir faydası yok. Yapma öyle.
Bir de darbeler var. Nereden geleceğini bilemediğin, çoğu zamansız darbeler. Bazısıyla yerle bir olduğun bazısıyla kendine geldiğin. Fiziksel darbelerin yanında ruhsal darbeler de bir o kadar acı verir insana. Fakat her bir darbede gardını daha iyi almayı öğrenirsin. Böylece acıya daha az yer verirsin hayatında. Zaaflarını iyi tanırsın, onları kapatırsın. Bu yüzden dört dörtlük bir hayatın olması önemli değildir. Hayatın ne kadar çok acılı geçerse bir o kadar da tatlı olur.
Bunları neden yazdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat yazmam gerektiğini biliyordum. Ben de oturdum ve bunları yazdım.
Eyvallah.
Belki de olması gereken yalnızlığın tersine bir çoğalış? Belki de gizlemesi gerek yalnızlığını insanın? Kalabalığın için de ayrı bir fert olarak değil de tek düze bir posta bürünmeli insan. Kimse hatırlatmasın veya kimse deşmesin diye yalnızlığını. Peki ya gerçekten o kadar önemli mi bu? Yani sırf daha az acı çekmek için olmadığın biri gibi davranmak. Kendi benliğine aykırı olmak. Var oluşunu reddetmek, farklı bir bedene soyunmak. Düşüncelerinden vazgeçmek. Bu düpedüz saçmalık olurdu çünkü. Aynı acıları farklı kişiliklerde daha mı az çekeceğine inanır insan? Bu nasıl bir inanış anlam veremiyorum. Sen kapıyı değiştirsen de bulunduğun ev aynı. Sadece farklı görüneceksin fakat için aynı buruk, için aynı dört duvar olacak. Ötesi var mı?
Ama bazen kaçmak istiyor insan. Uzaklaşmak istiyor olduğu noktadan oldukça uzaklara. Bazen bu uzaklık mesafe olarak değil de kafa olarak şekilleniyor. Sonuçta her uzaklık mesafeye vurulamaz. Varlığın yokluktan daha fazla acı verdiğini elbette bilebiliyor insan. Yaşayarak öğreniyor, bazen de okuyarak, çoğu zamansa görerek. Ama elbet öğreniyor insanoğlu bunu da. Bazen bazı şeylere katlanamıyorsun ve uzaklaşmak istiyorsun. Basit bir istekten ibaret sadece bu. Fakat eyleme dönüştürmeye kalktığında hiç de o kadar kolay olmadığını anlıyorsun. Çünkü bir şeyleri bir süreliğine de arkanda bırakmak sandığın kadar kolay olmuyor. Aklın kalıyor bazen. Bazen hiçbir şey umrunda olmuyor. Öylesi güzel, öylesi huzur kokan bir kaçış oluveriyor. Kendini soyutluyorsun bulunduğun yerden ve hiç kimseye ihtiyaç duymuyorsun. Kafa dinlemek güzel eylem. Sen de bunu deniyorsun, hem de fazlasıyla. Ve tek ihtiyacının biraz sessizlik ve ardından gelecek olan huzur olduğunu öğreniyorsun.
Peki ya keder? Bu keder neden artıyor durmadan? Öyle anlar geliyor ki artış seviyesini sayısal bir değere bile çeviremiyorsun. Bunu açıklamak gerçekten çok zor. Gece çöken kederin sebebini bulabiliyor musun? Yoksa sen de öylece kabulleniyor musun? Kederine bir şarkı çalıp onu soluna oturtuyor musun? Karşı koymaya mı çalışıyorsun yoksa? Kendini kandırarak mutlu rolüne mi bürünüyorsun? Kendine mutluluktan bir şato inşa edip içinde vakit mi geçiriyorsun keder aklına çöktüğünde? Emin ol hiçbir faydası yok. Yapma öyle.
Bir de darbeler var. Nereden geleceğini bilemediğin, çoğu zamansız darbeler. Bazısıyla yerle bir olduğun bazısıyla kendine geldiğin. Fiziksel darbelerin yanında ruhsal darbeler de bir o kadar acı verir insana. Fakat her bir darbede gardını daha iyi almayı öğrenirsin. Böylece acıya daha az yer verirsin hayatında. Zaaflarını iyi tanırsın, onları kapatırsın. Bu yüzden dört dörtlük bir hayatın olması önemli değildir. Hayatın ne kadar çok acılı geçerse bir o kadar da tatlı olur.
Bunları neden yazdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat yazmam gerektiğini biliyordum. Ben de oturdum ve bunları yazdım.
Eyvallah.
2 Ağustos 2013 Cuma
kaybedişler
Bağımlılık olarak kaybetmek eylemi. Eylem olarak kaybetmek bir bağımlılık. Kaybetmek bağımlılık oluşturan bir eylem. Bir eylem mi kaybetmek? Bir bağımlılık mı kaybetmek?
Kaybetmek üzerine hiçbir şey. Kaybetmek üzerine ne diyebiliriz ki?
-Geçen yine kaybediyorum.
+Biliyorum sen hep kaybedersin zaten.
Kaybedişlerin bir sesi olsa benimkiler desibel rekoru kırabilirdi herhalde. Çünkü kaybetmek öylesine işlemişti ki üzerime, artık onunla beraber hareket ediyor gibiydim. Kaybetmek üzerine sayfalarca yazdım. Kaybetmek üzerine defalarca yazdım. Yazdıkça biraz daha iyiye gider diye düşündüm, tam tersine bu illet beni daha da derine çekiyordu. Öylesine kaybediyordum ki kelimelere tutunmaya çalıştım. Kaybedişimin önüne geçemediğimi fark ettiğim an düşüşümü yavaşlatmak istedim. Kelimelerden cümleler oluşturdum. Cümlelerden paragraflar. Sonra hepsini bir araya toplayıp onlardan destek aldım. Çünkü başka kimsem yoktu. Ben de kelimelerime sarıldım ve düşüşümü yavaşlatmaya çalıştım. Biraz da olsa. Biraz da olsa hafifletmek istedim dertlerimi. En azından denedim.
Kaybetmek üzerine pek bir şey yapamazsın. Kaybetmek üzerine çay demleyebilirsin. Sonra da oturur kendine bir bardak çay koyarsın ve de içersin.
Kaybetmek bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek birkaç kere, aynı yerinden.
Genelde herkes kaybeder. Bazen birkaç defa kazananlar olmuştur. Ama illa ki kaybeder kazanan da. Her insan kaybetmenin tadına varacaktır; er ya da geç. Bazen uzun vadeye ayrılır bir kaybediş. Bazen anlıktır. Bazen derin yaralar bırakabilir bir kaybediş. Bazen kaybettiğinin bile farkına varmazsın. Kaybolmuş insanların kendine gelmeleri bazen epey zaman alabilir, bazen o kadar da zaman almaz. Fakat gidecek hiçbir yerin kalmaz kendine geldiğin zaman. Bunu her kaybeden bilir. Bunu her kaybeden öğrenir.
Kaybetmek bir eylül akşamında pervasızca. Düşen bir yaprağı andırıyor kaybedişin. Elinden gelmiyor düşen yaprağı tekrar dalına eklemek. Ve o yaprak tanesi yer çekimine karşı koyamayarak havada süzülürken, kaybedişini izliyorsun yavaşça. Sonra da kendini yerde buluyorsun. Artık bir kaybedensin. O an neye uğradığını şaşırıyorsun ve rüzgarın etkisiyle bilmediğin bir yere doğru yolculuğa çıkıyorsun. Buna engel olamıyorsun.
Kaybetmekten korkarak yaşayamaz insan. Çünkü kaybettiklerine sırt çeviremezsin. Sen öyle zannedersin. Ve buna inanmaya çalışırsın. Ama bunun etkisi de fazla uzun sürmez. Sen de kayıplarını yanına alarak yürümeyi öğrenirsin. Zamanla. Ve daha çok zamanla. Elbet öğrenirsin.
Kayıpların olmasaydı şayet yaşam hiçbir şey olurdu.
Kaybetmek üzerine hiçbir şey. Kaybetmek üzerine ne diyebiliriz ki?
-Geçen yine kaybediyorum.
+Biliyorum sen hep kaybedersin zaten.
Kaybedişlerin bir sesi olsa benimkiler desibel rekoru kırabilirdi herhalde. Çünkü kaybetmek öylesine işlemişti ki üzerime, artık onunla beraber hareket ediyor gibiydim. Kaybetmek üzerine sayfalarca yazdım. Kaybetmek üzerine defalarca yazdım. Yazdıkça biraz daha iyiye gider diye düşündüm, tam tersine bu illet beni daha da derine çekiyordu. Öylesine kaybediyordum ki kelimelere tutunmaya çalıştım. Kaybedişimin önüne geçemediğimi fark ettiğim an düşüşümü yavaşlatmak istedim. Kelimelerden cümleler oluşturdum. Cümlelerden paragraflar. Sonra hepsini bir araya toplayıp onlardan destek aldım. Çünkü başka kimsem yoktu. Ben de kelimelerime sarıldım ve düşüşümü yavaşlatmaya çalıştım. Biraz da olsa. Biraz da olsa hafifletmek istedim dertlerimi. En azından denedim.
Kaybetmek üzerine pek bir şey yapamazsın. Kaybetmek üzerine çay demleyebilirsin. Sonra da oturur kendine bir bardak çay koyarsın ve de içersin.
Kaybetmek bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek birkaç kere, aynı yerinden.
Genelde herkes kaybeder. Bazen birkaç defa kazananlar olmuştur. Ama illa ki kaybeder kazanan da. Her insan kaybetmenin tadına varacaktır; er ya da geç. Bazen uzun vadeye ayrılır bir kaybediş. Bazen anlıktır. Bazen derin yaralar bırakabilir bir kaybediş. Bazen kaybettiğinin bile farkına varmazsın. Kaybolmuş insanların kendine gelmeleri bazen epey zaman alabilir, bazen o kadar da zaman almaz. Fakat gidecek hiçbir yerin kalmaz kendine geldiğin zaman. Bunu her kaybeden bilir. Bunu her kaybeden öğrenir.
Kaybetmek bir eylül akşamında pervasızca. Düşen bir yaprağı andırıyor kaybedişin. Elinden gelmiyor düşen yaprağı tekrar dalına eklemek. Ve o yaprak tanesi yer çekimine karşı koyamayarak havada süzülürken, kaybedişini izliyorsun yavaşça. Sonra da kendini yerde buluyorsun. Artık bir kaybedensin. O an neye uğradığını şaşırıyorsun ve rüzgarın etkisiyle bilmediğin bir yere doğru yolculuğa çıkıyorsun. Buna engel olamıyorsun.
Kaybetmekten korkarak yaşayamaz insan. Çünkü kaybettiklerine sırt çeviremezsin. Sen öyle zannedersin. Ve buna inanmaya çalışırsın. Ama bunun etkisi de fazla uzun sürmez. Sen de kayıplarını yanına alarak yürümeyi öğrenirsin. Zamanla. Ve daha çok zamanla. Elbet öğrenirsin.
Kayıpların olmasaydı şayet yaşam hiçbir şey olurdu.
9 Haziran 2013 Pazar
olmayan kadına notlardan
Tenin şarap gibi
yıllandıkça güzelleşiyor. Bunun farkındayım, sen de öyle. Tenine dokunmak güzel
olsa gerek. Senin tenine dokunmak farklıdır diğer tenlere dokunmaktan. Çünkü senin
tenine dokunduktan sonra başka tenlere dokunmak, senin tenini aramaktır
aslında. Sen çok güzelsin. Bunu demeden yapamıyorum. Bağışla beni, seni
sevmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bunun bir adı olacaksa illa, sevda olsun. Sen
ve ben değil de biz kokan bir şiir olsun. Gökyüzüne uzanan bir sevda olsun.
Sevgilim bu öyle bir his ki tarif edilemez. Fakat hissedilir. Hissi harika,
hissi bir bakıma cennettir. Cennet yeşil çimenler gibi güzeldir. Seninle
uzanalım yeşil çimenlere. Sen başını göğsüme yasla, ben sana bir şiir
ısmarlayayım. Sen gülümse, gökyüzü mavi olduğunu hatırlasın. Ben kaybolayım
tebessümünde. Bunlar güzel şeyler. Fakat bir o kadar da üzücü. Çünkü bunların
hepsi bir hayalden ibaret. Sevgilim bunları yazdıkça ölüyorum. Anla beni. Tren rayları boyunca özlüyorum. Ufka
doğru özlüyorum. Özlemek karışık eylem, özlemine karışıyorum.
"Sen saçlarını aç, boynundan aşağı doğru sarkıt. Ben Müzeyyen Senar’dan bir şarkı çalayım. Sen rakını yudumla, ben sana bakıp sarhoş olayım."
"Sen saçlarını aç, boynundan aşağı doğru sarkıt. Ben Müzeyyen Senar’dan bir şarkı çalayım. Sen rakını yudumla, ben sana bakıp sarhoş olayım."
Gel ve kurtar beni
bu karanlığımdan. Çek ve çıkar bulunduğum yalnızlığımdan. Elini uzat, elini
tutayım. İzin ver elini tutayım, bu mucizevi bir şey olur çünkü. Elini tutarsam
her şey anlam kazanır. Eksik bir şeyler var, tamamlanırlar şayet ellerin ellerim
olursa. Olsun, olmaması için bir neden yok. Senin olmayışından başka bir neden
yok özlemimi tetikleyen. Yokluğundan başka hiçbir şey yok beni kötü hissettiren.
Seni bekliyorum, bir sokağın başında. Gökyüzünün altında, bir kaldırım taşının
başında. Gelmiyorsun. Yoksun. Neredesin? Bilinmiyor. Sana boşuna olmayan kadın
demiyorum. Bir türlü benim olmuyorsun. Şu an kimin bedenindesin bilmiyorum.
Bulursam çok seveceğim. Bunu unutma, yaz kalbinin bir kenarına. Kalbinin
sıcaklığında bir yer ayır bana. Fakat kalıcı olayım. Gelip geçici bir heves değil
sözleri hep hatırlanacak bir şiir olalım seninle. Melodisi hep akıllarda
kalacak bir şarkı olalım. Dillere dolanalım, kalpleri saralım. Gelirsen bir
şeyler olacak, fakat gelmiyorsun. Gelmemekte ısrarcısın. Neden bilmiyorum.
Sevgilim neredesin?
Neredeysen orası benim memleketim. Orası benim huzur bulduğum yer. Orası benim
olmak istediğim yer. Neresi orası? Nasıl kokuyor? Denize bakıyor mu? Bahçesi
var mı? Sen varsan orası güzeldir eminim. Çünkü olduğun yere bir anlam katarsın
sen. Ayrı bir güzellik bırakırsın bulunduğun yere. Sevgilim nasıl koktuğunu
bilmek istiyorum. Uyanışına tanıklık etmek istiyorum. Gözlerini açtığında
gözlerimle karşılamak istiyorum seni. Ben yine çok şey istiyorum. Farkındayım. Her neyse
işte bunlar bir sevdanın bilinmeyen yanları. Bir sürü belirsizliğin içinde kaybolmak
üzere olan bir adamın yazdıkları. Bir kadın var, yokluğuyla iç içe; bir adam
var bu yokluğun içinde. Bunu unutmayın.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
unut(ama)
Hiçbir şeyin hiçbir
anlam ifade etmediği anlarda hiçbir şey yapasım gelmiyor. Bazen öyle şeyler
oluyor ki ne yapacağını bilemiyorsun. Her şey birbirine giriyor. Kafanda
kurguladığın her şey karman çorman oluyor. İşler iyice sarpa sarıyor. Bütün
yollar kapanıyor. Yollar kapalıyken yapacak pek bir şeyin olmuyor. Tıkanmış
yolları açman gerek. Bekleyerek; daha fazla bekleyerek, belki unutarak; silmeye
çalışarak. Tabii ne kadar becerebilirsen. Söylemesi bile zor eylemler bunlar.
Sonuçları çok ağır eylemler bunlar. Unutmak dediğin her baba yiğidin harcı
değildir. Unutmak dediğin nedir ki hem? Neyi unutacaksın ki? Ne için
unutacaksın? Unutmak neyin nesi? Unut ama neden? Bir sürü soru işareti doğurur
unutmak. Unutmak her şeyi bok eder. Unutmak birden bire bütün dünyanı altüst
eder. Ne olduğunu anlayamazsın; elinden hiçbir şey gelmez. Kördüğüm olursun, çözülemezsin; kendi kendine çürür gidersin. Unutulursun. Unutulmak çok koyar
insana. Hatırlanmamak, silinip gitmek akıllardan. Acı veren eylemlerdir bunlar.
Söz işlemez, şarkılar işlemez. Ne yapsan fayda etmez.
Unutmak dediğin öyle
bir anda olmaz önce birkaç defa öleceksin.
Unutmak istiyorsan
paramparça olmayı göze alacaksın. Unutmak eylemine girişmek istiyorsan bir sürü
yarayla yaşamayı öğreneceksin. Geçmişin bırakmayacak yakanı. Geleceğin yarım
yamalak olacak. Ne tam yaşayabileceksin ne de geriye dönebileceksin.
Pişmanlıkla sitem arasında yaşlanıp gideceksin. Hem de olması gerekenden daha
uzun bir sürede. O süre zarfında birbirinden kuvvetli darbelerle karşı karşıya
kalacaksın. Birçoğu yere serecek seni. Belki birçoğu es geçecek. Mesela gözleri
aklına gelecek, yerle bir olacaksın. Herhangi bir yerde kokusu çarpacak burnuna,
neye uğradığını şaşıracaksın. Hiç beklemediğin bir yerde, bir anda adını
duyacaksın; kalbin daha hızlı kan pompalamaya başlayacak. Kalp atışların
beklenmedik bir artış seviyesi içine girecek. Daha ne oluyoruz demeden, kendini
kederin dibinde bulacaksın. Sonra ona benzeyen insanlarla tanışacaksın ya da
onlar sana öyle görünecek. Sırf ona benziyor diye başka bedenlere sarılacaksın.
Solun üşüyecek. Onu daha çok hatırlayacaksın. Unutmaya çalışırken daha çok
hatırlayacaksın. Unutmak için uğraşırken hayat sana unutmaya çalıştığın kişiyi
daha çok hatırlatacak. Hayat sana onu hatırlatmak için elinden geleni yapacak. Sen
dimdik durmaya çalışacaksın. Bunu deneyeceksin. Belki düşeceksin ama düşsen de
tekrar kalkacaksın. Yaralar almaya başlayacak; yorulacaksın. Unutmak yorar
insanı; hem bedenen, hem ruhen. Ruhun yorulacak. Aklın taşacak artık
düşünmekten, düşünmemeye çalışmaktan. Düşünmemeye çalışmakta zordur. Çünkü ne
kadar düşünmeyeyim desen de düşünmeden duramayacaksın. Bir şarkı çalacak, bir
paragraf okuyacaksın, bir fotoğraf karesi canlanacak veya bir sahne belirecek
aklında. Anıların artmaya başlayacak. O raddeden sonrası hiçte kolay olmayacak.
Hem de hiç.
Unutmak uzun bir
yol. Yolun sonu bazen dört harf, bazen beş, bazen yeni bir hikâye, bazen
kocaman bir boşluk.
Her şey eskiyecek,
tozlanacak. Bir kenarda hatırlanmayı bekleyecek. Zamanın içinde kaybolup gidecek.
Acıların azalacak. Evet, bu da olacak. Zaman geçtikçe işler biraz da olsa
düzelecek. Tamamen olmasa da, gökyüzün biraz daha mavi olacak. Altyazılıda olsa
güzel günler göreceksin. Belki eskisi kadar katlanasın gelmeyecek bu dünyaya
fakat yaşamaya devam edeceksin. İçinde biriken kederi çıkarıp atacaksın yavaş
yavaş. Ardında bırakarak yürümeyi öğreneceksin. Yarınlarla kaplı camının
buğusunu temizleyebilecek, ileriye daha düzgün bakabileceksin. Hatta yeni bir
sevdaya kalkışmak bile isteyeceksin. Tabii bu eskisi kadar kolay olmayacak.
Korkacaksın, çekineceksin. Bir nevi ince eleyip sık dokuyacaksın. Ama tekrardan
seveceksin. Belki. Bir ihtimal. Bilemiyorum. Her neyse. Unutmak işte böyle
büyük bir hikâyedir. Bu hikâyeye neresinden dâhil olursanız olsun sonu hep aynı
bokun lacivertidir.
19 Nisan 2013 Cuma
küçük bir şey
Yokluğunda şiirle dolduruyorum solumu. Senin yerini tutmuyor,
ama olsun. Elimden bu kadarı geliyor. Beni de anla biraz. Özlemek çok
zor eylem ve tek başıma altından kalkamıyorum. Yardım et diyorum, yanıma
gelmek yerine aklıma geliyorsun. İşimi iyice zora sokuyorsun. Bu
yaptığın hiç hoş değil, söylemek istedim. Bununla da yetinmiyorsun, bazı
bazı uykularıma karışıyorsun. Yapma böyle. Canımı acıtıyorsun. Ruhumu
kanatıyorsun. Hem de hiç dokunmadan, gelmeden, konuşmadan, öpmeden. Bu
eylemi rahatlıkla gerçekleştirebiliyorsun. Acımasızsın. Özür dilerim.
Ama öylesin. Bilmeni istedim. Seni kırmak istemem. Beni yanlış anlama.
Bilinçaltıma yerleşmişsin, memleket edinmişsin orayı. Çıkmıyorsun hiç,
hayırdır yerin çok rahat herhalde? Yanım hariç her yerde rahat ediyorsun
sen. Oysaki yeşil çimenlere uzanırken, göğsüme yaslanabilirdin. Güzel
olabilirdi. Seninle ilgili bir sürü güzel eylem biriktiriyorum sevgilim
ceplerimde, hepsini –di’li geçmiş zamanda çekimliyorum. Gerçekleşmeyecek
bir sürü hayal hepsi. Duysan ağzın kulaklarına varır. Gülersin sen, ben
kendimden geçerim. Yine de gelecek olursan hepsini saklıyorum bir
kenarda. Çıkarır gerçekleştiririz diye. Öyle işte.
10 Nisan 2013 Çarşamba
kaçış
Ben hep kaçmak
istedim kendimden. Bulunduğum yerden. Olduğum kişiden. Belki korktum. Belki
çekindim. Ama hep kaçmak istedim. Bir yere bağlı kalamadım hiçbir zaman. Bir
noktada sabit kalmak, orada nefes alıp vermek bana göre değildi. Garip bir şey
bu; yani içinde bulunduğum durum. Kötüyüm. İyi değilim. Uzun zamandır iyi
hissetmiyorum. Hissetmekten uzağım, bir eylemi hissetmek adı altında yaşıyorum.
Hissetmek nedir unuttum. Paramparça bir haldeyim. Darmadağın olmuş duygularım
var. Elimde tutamadığım zamanlarım ve yarım kalmış birkaç hayalim var,
ceplerimde. Ben iyi değilim. İyi olmaktan kilometrelerce uzakta bir
yerlerdeyim. Yolların getirdiği hüzünle savruluyorum. Kendimi toplamaktan bıktım.
Koleksiyon olarak kendimi topluyorum. Hiç beklenmedik yerlerde bir parçamı
buluyorum. Nasıl kaybettiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Olmuyor;
hatırlayamıyorum, yapamıyorum. Kaybetmekten usandım. Hem de fazlasıyla.
Defalarca yenilmekten; yara almaktan bıktım. Bu yaralar çok ağır, taşıyamıyorum.
Bazıları çok fazla acı veriyor. Derinlerde. Saklıyorum herkesten. Bazen ben
bile unutuyorum. Sonra bir şarkı çalıyor veya bir fotoğraf karesi canlanıyor
aklımın kuytularında; yaram aklıma geliyor, acı veriyor. İğrenç bir durum bu.
Katlanamıyorum. İntiharlar biriktiriyorum. Kayboluyorlar. Üzülüyorum. Ben günün
belli saatleri fazlasıyla hüzünlü oluyorum. Genelde gece yarısından sonra.
Hüzün büyüyor. Kocaman oluyor. Bazen karşıma oturuyor. Bazen içimde bir
yerlerde kördüğüm oluyor. Anlam veremiyorum. Hüznüm benim mirasım. Ben
gömleğimi hüznüme asarım. Bazen hüznümü gökyüzüne ısmarlıyorum. Griye çalıyor
gökyüzü. Gri gökyüzünün hüzünlü yüzüdür. Süreya’dan bir dize okuyorum,
gökyüzünün hüzünlü yüzüne makyaj niyetine. Canım acıyor. Yine de yapıyorum
bunu. Her satırı farklı bir anıya çıkıyor. Bir şiir okuyorum sana, olmadık
yerimden vuruyor beni. Şiire inanırım ben. Hem de fazlasıyla. İyi değilim ben.
Hiç olamadım. İyi olmak nedir bilmiyorum. Belki yolculuklar iyi hissettiriyordur.
Bilmiyorum. Kedere rastlıyorum, sana gelirken. Yakamı bırakmıyor.
Kurtulamıyorum. Mecbur yoluma yoldaş yapıyorum onu da. Sen ve gözlerin çok
güzelsiniz. Araya girme dur. Bazen düşünüyorum bu saatlerin mutlulukta bir
derdi mi var diye? Ne zaman mutlu olsam saatler olması gerektiğinde daha hızlı
akıyor. Ne zaman mutsuz olsam, saatler, günler, haftalar, aylar hiç geçmiyor.
Hele geceleri bastırıyor kasvet. Bir şarkı çalıyorum. Pencereyi açıyorum.
Rüzgâr vuruyor şakaklarıma. Rahatlıyorum. Bunu sık sık yapıyorum. Elimden
fazlası gelmiyor. Yazmak güzel eylem. Yazıyorum. Düzenli olarak yazıyorum.
Sürekli yazıyorum. Yoksa öleceğim. Biliyorum. Sen bana bakma. Ben yine sahipsiz
acıların dilinden birkaç satır karalıyorum. Onların dilinden anlamak gerek.
Anlıyor musun? Emin değilim. Rüyalarım gitgide yok oluyor. Fark ediyorum.
Kâbuslarım artıyor. Bu hiç iyi değil. Karanlığa karışıyorum. Kendime yurt
edinmişim karanlığı. Kimseler yok burada. Yalnızlıktan yutkunamıyorum. Kesik
kesik nefes alıyorum. Gecenin kör karanlığına doğru ölümün sesi yankılanıyor.
İçim ürperiyor. Ses iyice artıyor. Bir süre sonra sese eşlik ediyorum.
Yoruluyorum. Oturuyorum bir kenara. Bekliyorum. Beklemeye devam ediyorum.
Saatler geçiyor. İnsanlar geçiyor. Bekliyorum. Her şey değişiyor. Ben kalıyorum.
Ben bir kenara oturmuş bekliyorum. Bilmiyorum. Ben yine hiçbir şey bilmiyorum. Sadece
bekliyorum.
30 Mart 2013 Cumartesi
sahipsiz acılar
“Neden olmuyor
değil de neden olsun ki diye sormaya başladığın vakit yaralarının daha az
kanadığını fark ediyorsun.”
Uzaklara doğru bir
yolculuk düşünüyorum. Kaç bin tane müzik gereklidir, kaç şişe su, kaç torba
uyku, ne kadar yalnızlık? Sonu olur mu peki? Olmasın. Herkes böyle bir yolculuk
için karavan hayal eder, ben yürümek istiyorum. Kent kent dolaşmak. Biraz
saçma. Fazla kafa yorarsan çok saçma gelebilir. Ama gerçeğe dökersen uygulamak
için can atarsın. Her neyse.
“-Uzaklara gitmek
istiyorum, çok uzaklara.
-Uzaklar neresi?
-Yakın olmayan herhangi bir yer.”
Pencereye
yaklaştım. Sokak her zamankinden daha sakindi. Hava serindi. Mevsim sensizdi.
Yalnızlık sessizdi. Rakım boş. Deniz manzaram yoktur. Gökyüzü çok mavi değil.
Bakmak istediğim kadar mavi. Yorgunum. Hiç olmadığım kadar. Günler anlamsız bir
sıralamadan ibaretti. Düzensizliğimin içinde yeni bir düzen yaratmıştım.
Plansızdım. Kararsızdım. Birçok şey düşünüyordum. Aklım taşmak üzereydi. Her an
patlamaya hazır bir atom bombası gibiydi fikirlerim. Bir yerlerden başlamam
gerektiğini biliyordum. Fakat nerden başlamam gerektiğini bilmiyordum. Bilmediğim
birçok şey vardı. Saat bir zaman dilimi olmaktan çıkmıştı. Raftan bir bardak
alıp su doldurdum, içtim. Soğuktu. Çok soğuktu. Kendime gelmeye çalıştım. Nerde
kaybettiğimi hatırlamıyordum. Garipti. Her şey olmaması gerektiği gibiydi. Ve
öyle olmakta ısrarcıydı. Buna dayanamıyordum. Bunlar bir işaretin habercisi
olabilirdi. Neden olmasın. Belki. Emin değilim. Kesinlik kavramımı yitirmiştim.
Çok önceden.
“-Bana öyle
bakmayın, hiç mi hücrelerine kadar yalnız bir adam görmediniz?
-Bu kadarını
görmemiştik.”
“Başkalaşmaktan
korkuyorsun, çünkü kendin olmaktan çok uzaksın.”
Korkuyorsun,
kendini kaybetmekten. Bıraktığın tende bulamamaktan. Hangi tende bıraktığını
unutmaktan. Hatırlayamamaktan. Deli gibi korkuyorsun. Tutunacak hiçbir dalın
kalmamasından korkuyorsun. Kalan son birkaç dalından çoğunun kırık olduğunu
biliyorsun. Farkında olduğun tehlikelerden korkuyorsun. Korkman için bir sürü
sebep var. Tedirgin oluyorsun. Yanlış kararlar veriyorsun. Batıyorsun. Birine
ihtiyaç duyuyorsun. Bulamıyorsun. Vasat bir durum. Değil mi? Evet. Biliyorum. Bir sigara
yakıyorsun. Her bir çekişte ayrı bir dert bırakıyorsun. Ufuklarda hüzün var.
Biliyorsun. Ölüme doğru bilinçli adımlar atıyorsun. Farkındasın. Hayatı
sorguluyorsun. Cevap bulamıyorsun. Kapkara bir kutu oluyor hayat. Sen kendinin,
o kutunun üzerinde siyah bir noktadan başka hiçbir şey ifade etmediğini
anlıyorsun. Üzülüyorsun. Bir sigara daha yakıyorsun. Sigara paketinin üzerinde
“Sigara içmek öldürür” yazıyor, okuduktan sonra suratında çaresiz bir gülümse
beliriyor, içmesen bile günden güne öldüğünü biliyorsun. Ölümünü daha erkene
çekmek için çaba sarf ediyorsun. Bunu gerçekten istiyorsun. Çok istiyorsun. Bu
kadar acının varlığına artık katlanamıyorsun. Gecenin bir vakti terleyerek
yatağından kalkıyorsun. Kalbin olması gerekenden daha hızlı atıyor.
Korkuyorsun. Küçük bir kız çocuğu gibi. Her şeyden.
“Ölmemiş olman
yaşadığın anlamına gelmez.”
Hiçbir şeyin
hiçbir anlama gelmediği hissine kapıldığım anlarda, ölmekten beter olmuş gibi
bir tavır takınıyorum. Bu çok anlamsız geliyor. Gitmiyor. Kalıyor. Öylece, tam
karşımda. Gözlerini dikmiş bana bakıyor, beni izliyor. Rahatsız oluyorum.
O günlerde iç
savaş vardı. İçimde. Dışa vurduğu da oluyordu. Bazen. Bir satranç oyununda
yenilmekten beter oluyorum. Sayısız hamle yapıyorum, kaybetmemek için. Bazı
durumlarda o kadar çaresiz kalırsın ki; kazanmak için değil, kaybetmemek için
çabalarsın. Her bir hamlemde daha ağır bir yenilgiyle karşı karşıya kalıyordum.
Olsun. Bir daha ki sefere yeniden bir hamle yapıp daha iyi yeniliyordum.
Garipti. Deniyordum. Durmadan deniyordum.
1 Mart 2013 Cuma
olmayan kadına notlardan
"Boynun diyorum en güzel kent."
Neler yaptın görüşmeyeli? Neler değişti hayatında? Benim için her şey aynı. Günler yine anlamsız bir sıralamadan ibaret benim için. Güneş yine aynı doğup batıyor. Karanlık yine aynı çöküyor geceme. Aklının kenarında oturup ölümü beklemeye devam ediyorum. Bu eylemi sürekli gerçekleştiriyorum bu ara. Aklına geliyor olmam benim için geçerli bir ölüm sebebidir. Çünkü bir anlamı olur ölmemin. Kalbimi eline al. Evet, sevgilim hatırla beni. Hatırla beni bir yağmur şehre inerken. Hatırlamak güzel eylem, hatırlanmakta bir o kadar güzeldir eminim. Sana sormalı? Gülüşünün kıyısından öpüyorum sevgilim. Anla beni. Sevda saç tellerine asılı bir şiir şimdi. Tut ellerimden, huzura yürüyelim. Yolun uzunluğu beni kaygılandırmıyor. Hem de hiç. Yolun uzunluğun bir önemi yok sana çıkıyorsa şayet. Sevgilim, mimiklerini ezberlemek isteyen bir adamım ben. Beni yanlış anlama. Sen çok güzelsin. İnan bana. Şiiri yazan benim şiiri şiir yapansa sen. Bu satırların altında kokun yatıyor. Kelimelerim her zamanki gibi sen kokuyor.
Bazen garip bir hâl alıyor bu durum sevgilim. Yokluğunun varlığından bir farkını göremiyorum. Aslında gelmeni istiyor muyum onu bile bilmiyorum. Neredesin sen? Aklımı karıştırıyorsun. Bunu yapma. Sebepsizce. Bu öyle bir his ki sevgilim, seni yanımda istiyorum. Uyanıkken, uyurken; yemek yerken, tokken; dışarı çıkarken, içeri girerken. Sevgilim anla beni bu kadar uzaklık fazla bana. Gözlerin benim ilacım. Yan etkisiyse hayalin. Ama diyorum ki sen hep yanımda olursan bu fazla dozdan intihara girmez mi? Korkuyorum sanma. Böyle düşünmeni istemem. Gerçekten. Rakı sofrasında sabahlamak istiyorum seninle. Sana olan bu sevgi kabarıklığımı mazur gör. Dizlerinde uyut beni. Kokun karışsın kokuma, yayılsın odama. Dertlerimi terk edeyim öpüşlerinde. Öpüşlerinde binlerce düşü yüzdürüyorsun aklımın kıyılarında. Bunu başarıyorsun. Hiç zorlanmadan.
"Bir şiiri bırakamadım, bir de seni."
Sevgilim bağışla beni, ben bir Kafka değilim. "...yanımda yürüyordun Milena. Düşünsene, yanımda yürümüştün." tarzında bir cümle kuramam sana. Çünkü biz seninle hiç yola çıkmadık. Sevgilim bağışla beni, ben bir Onur Ünlü olamam. Bağışla beni sana "Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum! Çünkü bu, seni seviyorumun içine nal salmak demektir." tadında bir cümle de sarf edemem. Çünkü biz seninle hiç yan yana gelmedik. Üzgünüm.
Gülüşün baharın habercisi. Öyle güzel gülüyorsun ki dengemi kaybedecek gibi oluyorum. Bilirsin ben hüznünü içine atan bir adamım. Gelmek istersen bir şiirin ucuna oturmuş seni bekliyor olacağım. Ama beklemek zor eylem, beni yorma sevgilim. Paramparçayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)