“Neden olmuyor
değil de neden olsun ki diye sormaya başladığın vakit yaralarının daha az
kanadığını fark ediyorsun.”
Uzaklara doğru bir
yolculuk düşünüyorum. Kaç bin tane müzik gereklidir, kaç şişe su, kaç torba
uyku, ne kadar yalnızlık? Sonu olur mu peki? Olmasın. Herkes böyle bir yolculuk
için karavan hayal eder, ben yürümek istiyorum. Kent kent dolaşmak. Biraz
saçma. Fazla kafa yorarsan çok saçma gelebilir. Ama gerçeğe dökersen uygulamak
için can atarsın. Her neyse.
“-Uzaklara gitmek
istiyorum, çok uzaklara.
-Uzaklar neresi?
-Yakın olmayan herhangi bir yer.”
Pencereye
yaklaştım. Sokak her zamankinden daha sakindi. Hava serindi. Mevsim sensizdi.
Yalnızlık sessizdi. Rakım boş. Deniz manzaram yoktur. Gökyüzü çok mavi değil.
Bakmak istediğim kadar mavi. Yorgunum. Hiç olmadığım kadar. Günler anlamsız bir
sıralamadan ibaretti. Düzensizliğimin içinde yeni bir düzen yaratmıştım.
Plansızdım. Kararsızdım. Birçok şey düşünüyordum. Aklım taşmak üzereydi. Her an
patlamaya hazır bir atom bombası gibiydi fikirlerim. Bir yerlerden başlamam
gerektiğini biliyordum. Fakat nerden başlamam gerektiğini bilmiyordum. Bilmediğim
birçok şey vardı. Saat bir zaman dilimi olmaktan çıkmıştı. Raftan bir bardak
alıp su doldurdum, içtim. Soğuktu. Çok soğuktu. Kendime gelmeye çalıştım. Nerde
kaybettiğimi hatırlamıyordum. Garipti. Her şey olmaması gerektiği gibiydi. Ve
öyle olmakta ısrarcıydı. Buna dayanamıyordum. Bunlar bir işaretin habercisi
olabilirdi. Neden olmasın. Belki. Emin değilim. Kesinlik kavramımı yitirmiştim.
Çok önceden.
“-Bana öyle
bakmayın, hiç mi hücrelerine kadar yalnız bir adam görmediniz?
-Bu kadarını
görmemiştik.”
“Başkalaşmaktan
korkuyorsun, çünkü kendin olmaktan çok uzaksın.”
Korkuyorsun,
kendini kaybetmekten. Bıraktığın tende bulamamaktan. Hangi tende bıraktığını
unutmaktan. Hatırlayamamaktan. Deli gibi korkuyorsun. Tutunacak hiçbir dalın
kalmamasından korkuyorsun. Kalan son birkaç dalından çoğunun kırık olduğunu
biliyorsun. Farkında olduğun tehlikelerden korkuyorsun. Korkman için bir sürü
sebep var. Tedirgin oluyorsun. Yanlış kararlar veriyorsun. Batıyorsun. Birine
ihtiyaç duyuyorsun. Bulamıyorsun. Vasat bir durum. Değil mi? Evet. Biliyorum. Bir sigara
yakıyorsun. Her bir çekişte ayrı bir dert bırakıyorsun. Ufuklarda hüzün var.
Biliyorsun. Ölüme doğru bilinçli adımlar atıyorsun. Farkındasın. Hayatı
sorguluyorsun. Cevap bulamıyorsun. Kapkara bir kutu oluyor hayat. Sen kendinin,
o kutunun üzerinde siyah bir noktadan başka hiçbir şey ifade etmediğini
anlıyorsun. Üzülüyorsun. Bir sigara daha yakıyorsun. Sigara paketinin üzerinde
“Sigara içmek öldürür” yazıyor, okuduktan sonra suratında çaresiz bir gülümse
beliriyor, içmesen bile günden güne öldüğünü biliyorsun. Ölümünü daha erkene
çekmek için çaba sarf ediyorsun. Bunu gerçekten istiyorsun. Çok istiyorsun. Bu
kadar acının varlığına artık katlanamıyorsun. Gecenin bir vakti terleyerek
yatağından kalkıyorsun. Kalbin olması gerekenden daha hızlı atıyor.
Korkuyorsun. Küçük bir kız çocuğu gibi. Her şeyden.
“Ölmemiş olman
yaşadığın anlamına gelmez.”
Hiçbir şeyin
hiçbir anlama gelmediği hissine kapıldığım anlarda, ölmekten beter olmuş gibi
bir tavır takınıyorum. Bu çok anlamsız geliyor. Gitmiyor. Kalıyor. Öylece, tam
karşımda. Gözlerini dikmiş bana bakıyor, beni izliyor. Rahatsız oluyorum.
O günlerde iç
savaş vardı. İçimde. Dışa vurduğu da oluyordu. Bazen. Bir satranç oyununda
yenilmekten beter oluyorum. Sayısız hamle yapıyorum, kaybetmemek için. Bazı
durumlarda o kadar çaresiz kalırsın ki; kazanmak için değil, kaybetmemek için
çabalarsın. Her bir hamlemde daha ağır bir yenilgiyle karşı karşıya kalıyordum.
Olsun. Bir daha ki sefere yeniden bir hamle yapıp daha iyi yeniliyordum.
Garipti. Deniyordum. Durmadan deniyordum.
"Bu bir masal alameti."
YanıtlaSilÇizgiyi nereye çizeceğini bilmiyorsun."
http://www.youtube.com/watch?v=JugGmkvhsKQ