31 Ağustos 2016 Çarşamba

yeryüzünde yeterince acı yoktu, ceplerimi boşalttım.

anlamlandıramıyorum. gözlerimde bir bütün haline getirmeye çalışıyorum. gerçekten olmuyor. her şey öylesine birbirinden bağımsız dağılıyor ki yeryüzünde, birine bakarken diğerini kaçırıyorum. ben de insanım albayım. hepsine birden nasıl gardımı alayım. sağıma dönüp yüzümü korurken, solumdan vuruyorlar. en çok oradan vuruyorlar. lakin ben yine de en az oraya gardımı alabiliyorum. neden böyle oluyor albayım? insan canının en çok yandığı yere nasıl böylesine duyarsız kalırdı? doğamızda var değil mi? biz buyuz işte. hala bir çerçevede göremiyorum tüm acılarımı. her biri içimin duvarında çatlaklar oluşturuyor. ama uzaktan baksan hüzünlü bir adamım ya. sanki bir tablo gibi içimdeki çatlaklar. karşıma geçip bakarken üzülüyorsun ya hani. sahip olsan bu çatlaklara aklını çıldırırsın albayım. parmak uçlarını yakarsın sigaran yerine. hala toparlayamıyorum. ellerimi sağa sola savuşturuyorum. ama öyle deli gibi değil. sadece nereye koyacağımı bilemiyorum. hayır delirmedik albayım. henüz vakit erken. bir şeyler daha yazıyorum işte. henüz vakit varken. içimdeki çatlakların üzerinden geçiyorum parmak uçlarımla. sızıntı yapıyor. katran akıyor. oluk oluk. damarlarım patlıyor sanki. ama hissetmiyorum. normal bir şeymiş gibi geliyor albayım. düşünebiliyor musunuz? eğer bir insan vurulursa ya da bıçaklanırsa kan kaybeder değil mi albayım? kanının kendi vücudunu terk ettiğini fark eder. bunu hisseder. ben korkuyorum albayım. sanki kan kaybetsem hissetmeyecekmişim gibi. onu içimden akan bir katrana benzeteceğim. bir şey yapmayacağım. ölürken fark etmeyeceğim albayım. anlamlandıramıyorum. neler oluyor? ellerimi çekiyorum çatlakların üzerinden. biraz olsun nefes alıyorum; daha rahat. hayatta güzel şeyler de var elbet. ama dokunamıyorsun. düşünsene. keşke olmasaydı diyorsun. ama var işte. sen yetişemiyorsun. nereye kadar? yine beceremedim.

yavaşça. sessiz sakin. arkamdan. yaklaşıyor. hissediyorum. birazdan dokunacak omzuma. bekleyin. evet. şimdi. durun. geliyor. hoşgeldin. yakalım mı? gülümse biraz. geç kaldın? biraz zaman verdim. eyvallah.

zannettim ki biraz vefalı olmak aranan bir huydur. ama fazlası kanser ediyor. şu yaktığım sigaradan daha fazla zarar veriyorum kendi kendime. şimdi. biraz sohbet edelim. duramıyorum. sürekli düşünmeden. duramıyorum. bu zamanın ömrümüze garezi nedir? bazan hızlı. bazan yavaş. istediğin gibi yön veremiyorsun. dur. en son seni seviyorum diyen kişi şu an nerede? aklıma geldi sorayım dedim. size birkaç dakika veriyorum. bir de siz nerdesiniz onu düşünün. kalbi çatlasa kir akacak insanların yüreğinde çiçekli bahçeler sulamak istediniz. sürekli. düşünmeden. neyse. ben devam ediyorum. şu acının köşesinden dönüp biraz soluklanacağız. atlar da koşarken yoruluyor. insan neden severken böylesine yorulur? atlar yorulduğunun farkına varmaz o yüzden ölürmüş. insanı da bu kalbine aşırı yüklediği sevdalar öldürecek. idir. diye düşünürken duraksıyorum. bağzıları için geçerli değil bu. bağzıları için kapı şurada. pencereyi açıyorum. rüzgarlı hava. hava karanlık. karanlık kalabalık. kalabalık anlamsız. anlamsızlık çoğalıyor. çoğalmakta hüzünler. hüzün karanlık. karanlık hava. evet. üzerine alındığın bir acının karşısında duramıyorsan altında kalırsın. altından kalkmak istersen öncelikle yanına almalısın. yanına almaya gücün yoksa bir daha ayağa kalkamazsın. o halüsinasyondur. gönül ister ki her şey güzel olsun. ama yeryüzü be Altan. nafile. istediğin gibi gitmiyor yollar. uzuyor falan. düşünsene. çıkıyorsun ama. bitmiyor işte. ne diyorduk, rakı var mı? neden? e neşet baba var. eyvallah. biraz ara verelim mi beynim patlayacak. olur.

sanki. bir döngü var aslında. böyle. iki dişli birbirine bağlanmış. birisi eski. birisi yeni. hangisi unutmak istesen çeviriyorsun. ama diğeri kendini hatırlatıyor. insanoğlu ne olursa olsun şu yeryüzünde acılar yaşar. eskidir. yenidir. eskiyi unutmak için yeniye hasrettir. yeniyi unutmaya çalıştıkça eskiler vurur aklının kıyılarına. artık çay içmek istemiyorsan viski koyayım Müzeyyen. yeter ki kal.

sen çok güzelsin. tenin pürüzsüz. gözlerin uçsuz bucaksız. ellerin sanki bir ağacı toprağa bağlıyor. adın hala güzel şeyler var diyor yeryüzünde. kanında seni inandırıcı kılan bir şey var. bilmiyorum. ben de buyum işte. adımlarını kovalıyorum dağınık adımlarımla. ama merak etme. yolumdan çıkmadım. beni kötü tanıma. sen gülüyorsun. çok güzel gülüyorsun. bir portakalı kokluyorum. sen hep çok güzel gülüyorsun. ben şiir okuyorum. sen doğuştan yüreğinde deniz manzarasıyla gelmişsin yeryüzüne. ben kendim yetiştirdim hep. sen hiçbir şey yapmadan güzelsin. ben yaralarımı saklamaktan yoruluyorum. senin gölgen geçtiği yerin rengine anlam katıyor. ben gökyüzüne bakarken renklerin bir önemi yok; şayet varlığına uzak isem. ama kendimi bazan düşlüyorum. gözlerinin içinde. o an ayağa kalkıyorum. yeryüzünde beni üzen ne kadar keder varsa hepsine birden dikleniyorum. sanki güçlü hissediyorum. hiç sigara içmemişim gibi şu zaman kadar. ciğerlerim dağlarda koşan vahşi bir at gibi, hissettiriyor kendini. haydi bana bir masal anlat. durma ağaçtan kirazlar toplayalım. biraz da şu dağınık duran saçlarımla uğraş. sen çok güzelsin. sen çok güzel gülüyorsun. seni buraya biraz serpiyorum ki geceyi aydınlat. sen ki. yeryüzü güzeldir hala. farkındaysan. 

artık gidiyorum. kaygılarımla. karşıdan karşıya geçerken dikkat edin. 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

kendi gölgeme basıyorum

merhaba, nasılsın? diye başlamak istedim her şeye. gecenin dördünde veya ikisinde. biri bile olabilirdi, gece yarısından sonra herhangi bir rakam eşliğinde olabilirdi. aksi hali kelimelerin dağılmış halidir. aksi takdirde dağınıklığın içinde birbirimizi göremezdik. bir an duraksadım. yazacak bir şey bulamadım. birkaç defa etrafa bakındım. sonra sigaramı yaktım. tam olarak böyle oldu. peki ya sen ve beni biz olmaktan alıkoyan nedir? neden olamıyoruz? bir. yeryüzünde güzel olan ne varsa eksiliyor. kişi başına düşen çimenler azalıyor. seninle eksilmek isterim. ki daha fazla güzelliğe maruz kalabilelim. ki artık ellerim ısınsın. belki. bilmiyorum. halim biraz garip. sürekli aynı döngünün içerisinde sökülüp gidiyorum. evet. doğru kelime bu galiba. sökülüyorum. bir iplik gibi sökülüp gidiyorum. dikiş gibi bir şey değil bu. bir kere tırnağım takılmış. önünü alamıyorum. yanında da duramıyorum. durduramıyorum. azalıyorum. her bakımdan. elli yedi kiloya düştüm biliyor musun? fiziksel olarak da yok olduğuma inanmaya başlıyorum. uyumadan önce göz kapaklarıma sürekli bir kum saati düşüyor. hemen gözlerimi açıyorum. titriyorum. sanırım vücuduma yayılan bir toz bulutu var. hissediyorum. hiçbir şeyi doğru düzgün hissedemeyen ben. ellerin hariç. haşa. ne haddime onları görmezden gelmek. içimdeki bu pervasızca büyüyüp duran toz bulutunu göz ardı edemiyorum. tedirgin oluyorum. bu arada iyisindir umarım. gözlerin de iyidir umarım. saçların. boynuna çarpan saç tellerin. mazur gör beni, hiç bilmiyorum çünkü. ne ben sorabiliyorum, senin okuduğundan da şüpheliyim. yine araya giriyorum ve söylüyorum; dünyadan şüphe ettiğim kadar. evet. sigaramı söndürdüm. bu sefer afili kelimeler ile katran dolu hüzünler yaratacağımı düşünmüyorum. ben varım işte. yetmez mi? başlı başına bir yarayım. kederim. hüzünlü bir güzün gölgesiyim. gelip geçiyorum. sığınmıyorsun bana. ben de kendime dönüyorum. bulamıyorum. sarsıntı. bulantı. karmaşa. kaos. yere kapaklanıyorum. birkaç yaprak yardımıyla. eksiliyorum işte anlıyor musun? yüzüne karşı bağırayım mı? yoruluyorum. sanki göğü ikiye ayırıyorlar sırf beraber değiliz diye. bunun vebaline giriyoruz sevgilim. pardon. bunun vebaline giriyoruz. önümüzdeki nesiller hesabını soracaklar bunun. ama cevap bulamayacaklar. sonra bir gün birisi bunu okuyacak ve gelip mezarımın üstünde izmaritini söndürecek. sana kimse gelmeyecek. çünkü izin vermem. neyse. mezar demişken, düşünüyorum bazan. kendimi kendi mezarımı ziyaret ederken düşünüyorum. sonra elimi yüzümü yıkayıp banyodan çıkıyorum. sen ne sandın? biraz da yaşantım üzerine konuşmak istiyorum. üzerine üzerine. kusar gibi değil ama. sigaramı söndürür gibi de değil. yürür gibi sadece. öncelikle, üzerime oturmuyor. bununla başlayalım istedim. bilin istedim bunu. eksiklikten midir yoksa başka bir şey mi bilemiyorum. ama hiçbir şey tam anlamıyla var olmuyor hayatımda. sürekli bir yanından pot yapıyor. dolu dolu gülemiyorum anlıyor musun? ilk defa böyle bir serzenişte bulundum. biraz tanısan durumun ciddiyetinin farkında olurdun. neyse. bu da bir isyandır. keşke ellerine bulaşsa. neyse. keşke silmek için ellerini yıkamanın yetersiz olduğunu anlasan. neyse. sigara yaktım. yoksa duramazdım. karşıma geçtim. kendi kendimin karşısına geçtim. uzun uzun baktım. bir bütüne bakar gibi değil ama. bir yapboza bakar gibi de değil. gerçekten kendimi tam anlamıyla görebilmek için uzun uzun baktım. nerede kalmıştık? evet. dolu dolu demiştim. yaşantım askıda duran ince bir hırka gibi. hangi havalarda giyeceğimi bilemiyorum. bazan sıcak oluyor çıkarıp elimde taşıyorum. bazan soğuk oluyor üzerine bir kat daha giyiniyorum. ne demek istediğimi anlayabiliyor musun? çünkü uzun uzun açıklayamayacak kadar yorgun ve kederliyim bu konuda. bu ellerim çok üşüyor. saçlarım da epey uzadı, çoğu zaman dağılıyor toplayamıyorum kolay kolay. neden bana bir saç tokasıyla gelmedin ellerinde? sigaramı söndürdüm. kapattım bu konuyu. hava esiyor. bitirelim mi? başlayamadık ki? yıllardır. burada sizlerden ayrılıyorum. yol ayrımı gibi değil. kaygılarımla. 

-kendime hala bakıyorum. uzun uzun.

7 Ağustos 2016 Pazar

düzensizlik şehrinde bir kaldırım taşıyım, üzerime basmayın.

"bir an gözlerimi kapattığımda siman aklıma gelmeyecek diye çok panik oluyorum. korkumun göğüs kafesimi çatlattığını hissediyorum." diye başlıyor sevda kitabım. günaydın gece. sana da merhaba karanlığın ortasına çakılıp durmuş hasret parçası. seni bir yerden tanıyorum. ama çıkaramıyorum. (-içimden) ilerleyen sigaralarda hatırlatırsın elbet kendini. her zaman böyle olur. düzenli hüzünlerim var benim. her ay ödenmesi gereken faturalar gibi. ama benimkisi günlük. gün içerisinde dinlediğim şarkıların, okuduğum satırların, baktığım eski fotoğraf karelerinin; gece olunca hüznünü çekerim ben. birkaç defa yüreğime dilekçe yazdım lakin ohal ilan edilmiş, şu an yüreğinizde hiçbir savcı bulunmuyor dediler. inandım. ne yapabilirdim? bir sigara daha yakabilirdim. ama ciğerim zaten epey bir karışmış. olmuyor işte. yapamıyorum. size de gelmiyor mu bazen böyle bir hissiyat? her yer günlük güneşlik, önünde upuzun bir yol var çiçekli, gökyüzü mavi, ilerde de deniz var oldukça güzel; lakin senin adımını attığın yer griye çalıyor. içimde öyle bir hüzün taşıyorum ki sanki benimle beraber temas ettiğim her şeyin tadını kaçırıyorum. bu hayata ayak uyduramıyorum. lakin beceremediğimden değil. yanlış anlamayın, isterseniz anlayın. hayat üzerime oturmuyor, çünkü vücudumun yüzde seksen sekizi katran geri kalanı da boşluk. bağzı metalar artık vücudumda yer edine edine bir organ görevi görmeye başladığından onların kapladığı yeri gereklilik olarak gösteriyoruz. farzı misal tütün gibi; acı gibi, sezen aksu şarkısı gibi bir acı. mesela işte. rahmetli kemal sunal ağbi gülmüyormuş gibi. öyle bir şey işte. biraz duralım. buraya nasıl geldik hatırlamıyorum. sonbahar geliyor bu arada. biraz bunun için sevinçliyim. eylül geliyor. bu kasıp kavuran yaz sıcaklarına el sallayacağız artık. zaten yokluğun bu sıcaklarda hiç çekilmiyor. sen bunu nereden bileceksin elbette. sen benim yokluğum nedir bilmezsin; varlığıma aşinalık kazandığından da şüpheliyim. en az dünyadan şüphe duyduğum kadar. ama suçlusu ben değilim. senin duvarında asılı bir resim değil, pencerene görünen dört mevsim olmak isterdim. yüzüne vuran sabahın ilk ışıkları olmak isterdim. saçların dokunan bir akşam esintisi olmak isterdim. sana bir şekilde dahil olmak isterdim şu yeryüzünde. ama. öyle üzülüyorum ki; bana sırtımdan bile daha uzaksın. aramızdaki mesafeler fizik kurallarını yıkıp geçiyor. buna dayanamıyorum. mesafeler öyle katlanılmaz ki; seni özlüyor mu yoksa unutuyor mu bilemiyorsun. delirtir adamı; göğüs kafesine bir kanca gibi takılır. paramparça eder. içinde seni canlı tutan ne varsa. hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde. birkaç hatıran kaldı zaten; yaralarıma yama diye sarmaladığım; çalıştığım bunun için, seni barındıran hatıralar. lakin o işler de öyle olmuyor. yakıyor içimi. akılda kalan hatıralar, kaldıkları yeri küle çevirmeden başka bir rüzgara kapılmazlar. bu işin doğası böyledir, elbet yanarsın. ne bir eksik ne bir fazla, yeterince kaybettik. yetmedi mi? biter mi bir gün dertler? bir gün. biz de sağımıza solumuza defalarca bakmadan inanabilir miyiz olan güzel şeylere. tereddüt etmeden uzatabilir miyiz elimizi? sana. en çok sana. şu ellerimi tutsan artık, kurtulsam beni harap bitap eden hüznümden. yalnızlığımdan. al artık şu ellerimi. inan böyle bir yere varamayacağız. bağırmıyorum. anlaşmaya çalışıyorum. anla istiyorum artık beni. gör istiyorum beni. fark et beni. ben görünmez değilim, şu içimden geçirdiğim acılara bakar mısın? ben nasıl görünmez olabilirim. söylesene artık. neden biz olamıyoruz? şu yeryüzünde daha güzel ne olabilirdi ki? bir sigara hiç bitmeyebilirdi. ya da seni öpebilirdim. istediğim zaman. bundan daha güzel bir şey var mıdır? vardır. elbet vardır. o da senin beni öpmendir. birer sigara yakalım. arkamıza yaslanalım. biraz daha yolumuz kaldı. sonra dinleneceğiz. yorgun düşmüş kalplerimizi engin sularda yıkayacağız. bulutlara kafa tutan dağlarda nefeslendireceğiz. sonra o dağlardan aşağı koşan vahşi atların sırtına bırakıp hayatın ortasından geçeceğiz. ciğerlerinizi iyi bağlayın, belki de bir daha geri dönmeyeceğiz. çünkü atlar koşarken ölürler. belki biz de bir es vereceğiz, nefes nefese, belki biz de bir ses vereceğiz, nefes nefese, belki biz de hissedeceğiz yaşamanın ne olduğunu, o yüksek dağlardan engin denizlere koşan vahşi atlar gibi. renklerin içinden geçip, gökkuşağının üzerinde söndüreceğiz sigaralarımızı. bu arada neden bu kadar umursamazsın? o kadar yükseldim ki, şu an bir yıldıza tekme atıp hayallerinizi suya düşüresim var. çok mu güzel şeylerden konuştuk, çok mu güzel düşüncelere girdiniz. aptallık etmeyin. böyle şeyler ancak bu dünya hariç başka bir yerde olur.

geçecek olsa açılır mı iyice bir yara?
bitecek olsa yer edinir mi içinde iyice bir acı?

darmadağın bir halde oturdum sokağın başına. içtim. her dakika içtim. şişeleri devirdim gözlerimin önünde. gözlerim devrildi şişelerin camlarında. aradan dakikalar geçti. gökten bir yağmur damlası indi o anda. dokundu paslanmış ruhuma. griye döndü ve pis bir koku saldı etrafa. bunu ben de istemezdim. dudakların bir şarap sen bir şarapnelsin yüreğime batmış. ruhumu kanatan. bunu sen mi istedin? saçların dağılır; benim gibi. beni de toplar mısın, saçlarını topladığın gibi. bu sefer ki yıllar sürer belki. durabilir misin yüreğimde. ben duruyorum bir şarapnelle. sen durabilir misin? şimdi bir sigara çıkarıp yakma vakti paketten. bir sigara yaktım gece alev aldı. sokaklar duman duman dağılıyordu göğe doğru. ben tek kalıyordum, ruhum parçalanıyordu. sigaram bitiyordu, sokaklar azalıyordu, şişeler çoğalıyordu. bunu ben istemedim. sen istedin mi doğru söyle?

kalbim fotoğraf çekildikten sonra farklı noktalara dağılan bir grup gibi paramparça oluyor. gece vaktiydi, korkuyordum -kendimden-. tek bedende nefes alan iki ayrı kişi vardı içimde. tedirgindim, kafamın içinde volta atan düşüncelerin ağırlığı altında seni korumaktan yoruluyordum. tanrıya dönüp, "tanrım, var mı pek bu acının dahası, çünkü hiç eksik olmuyor hayatımdan elvedası." diye sitem ediyordum. beni dinliyordu, beni sevmiyordu çünkü senin varlığına yazdığım şiirlerin her biri kalbine bir ok gibi saplanıyordu. parmak uçlarımda başlayan bir sızı, kendimi kaybediyorum. bazen de düşünüyorum, genelde geceleri. bu dünyaya gelmiş ve seni tanımamış da olabilirdim, düşünsene ne büyük bir acıdır senin varlığından habersiz yaşamak. göğüs kafesime bir grilik yerleşiyor o an. içime yağmur yağıyor, gözlerimden taşıyor. kuytu bir köşede saklanıyorum öyle anlarda. kimse görmesin istiyorum.

daha fazla kanınıza girip, sizi yokuşlara sürmeyeceğim. ama yüreğinizi düğümlediğiniz insanların sözünün eri olup olmadığını sorgulayın. varsa arada bana da bir dal sigara bırakın. ikincisi için daha fazla kafa yormanız beni müteşekkir eder. birincisi ise sizi daha fazla yerle bir eder. hadi eyvallah. saat gece yarısı sıfır dört sıfır yedi. kaygılarımla.