19 Eylül 2015 Cumartesi

kırılmış kemiklerin sesi adına

şimdi birçok hissin varoluşuna inandıktan sonra bunların altında ezilip duran kemiklerin sesi adına birkaç kelam etmek istiyorum izninizle. acı dolu günlerin hatta haftaların, ayların ne yazıktır yılların getirdiği birikimle, keşke kırılsaydım demeyen lakin eğilip bükülmekten dik durmayı unutmuş gururlu kemiklerin sesi adına yazıyorum. herkesin kemiği kendi içinde kırılır ve acısını hissettirir göğüs kafesinde, sonra bekler durursun bu acıya aşinalık kazanmayı. ulan ne acıdır beklemek. bakın bu muazzam bir isyandır. insanın başka biri yüzünden kırılan bir kemiğinin iyileşmesini beklemesi ne acıdır be. kapat şimdi sevdaya açılan tüm pencerelerin önünü ve sigaranı yak azizim. bu saatten sonra biri gelip yüreğimde yangın çıkarmak istese anca uzanır sigaramı yakarım, öyle bir haldeyim. "öyle"nin altını çizmek isterim ve bana bu kelimenin altını çizdiren tüm hisleri oraya gömmek isterim. lakin gücüm yok amirim. ciğerime çektiğim dumanın hızıyla eşdeğer bir yok oluşa sahip olsunlar isterim o hislerin, lakin olmazlar. halimi kendime inandıramazken size nasıl anlatabilirim birkaç kelimeyle. sakallarıma sinen tütün kokusunda bulun beni ve görün halimi. ama üzülmeyin, çünkü ne karar verdiysem arkasındayım, ne kadar kanasa da her yerim pişman değilim. düştüm evet, ama onun için ayağa kalkmaya değmezdi zaten. oysa şimdi hasret ve kül kalır geride ve konuşurum yerli yersiz, affola. yar, yüreğime kan yağar da çekip alamam kendimi oradan; eğer başımı otururum yüreğimin kıyısına ve sigaramın son nefesini alır salarım kendimi kendi yüreğimden aşağıya. bu nasıl bir intihardır azizim? insan kendi yüreğinden düşer mi, bu nasıl bir acıdır ki sen kendini bu kadar derin bir ıstırabın içinde sürüklenirken bulursun, bulamazsın; bulmuş sanırsın ve yanılırsın. yanılgın elini ayağını kırar. çünkü yok artık gücün, kalmamış ellerinde bir derman. hüznüm keskindir ya kanattı yine gece gece gönlümü. yıllar geçti de bir kere arayıp bulamadın ya beni, zarar ziyan şu ömrüme. oysa ben nerede bıraktıysan beni hep oralarda attım voltamı ve orada söndürdüm sigaralarımı. arayıp bulsaydın bir izmarit tanesini, o seni yüreğime kadar yürütebilirdi. sen yürümedin, neden? tütünle harap bitap düşmüş bir ciğerin yoktu sen neden bu kadar erken yoruldun ki? evet, çok sigara içerim ama sen yorulma diye hep yan yana söndürdüm sigaralarımı. ulan ne kadar vefalı insanlar oluyoruz hayatımıza bir vefasız girdiğinde. duraksadım. bu gerçek ve ben ne diyeceğimi bilemedim çünkü acımdan sarsıldım ve kelimelerim dağıldı sağa sola. birkaç tanesi yüzüme çarptı sabahın ilk ışıkları gibi; yırttı suratımı, parçaladı tenimi. yalan dolan bir şey yoktu sen neden dolandın öyle kendi kendine? tamam. kaburgama yaptığım bu baskıya devam edemem artık dönerim acının köşesinden şimdi. sigaramı yakarım ve arkama yaslanırım. devrildim azizim. unuttum bir anlığına kendimi, yüreğimin ucunda olduğumu unuttum. ne gariptir azizim seni bu denli acının içine sürükleyen insanın simasını bir anlık aklına getirince her şeyin varlığı ters köşe oluyor içinde. anlamıyorsun ne olduğunu. bu böyle lakin ben artık böyle değilim. çünkü geçen zamanla geçirdim zamanımı hep ve bıraktım kendimi onları düşündüm. artık bir başkasının varlığı için kendimi yok edemezdim. bunu öğrendim. ne acı bunun mecburiyetine teslim ettim kendimi. bunu yaptım. yaralandık, yaralarla tamamlandık. 

(derin bir nefes aldım)

harap bitaptık, zarar ziyandık; belki işe yaramazdık ve hep yalnız kaldık ama kendimiz olduk, başka biriymiş gibi davranmadık. çünkü olması gereken buydu ve hayatımıza giren insanlar bize bunu kanata kanata kanıtladı. her seferinde bu acı gerçeğin varlığına düşeceğimizi bile bile kendimizi yok sayıp yürüdük o yolu. acının üzerine doğru, vahşi bir at gibi yorulmadan. ve şimdi perişan bir halde sokağın köşesine oturup anladık, hiçbir şey değişmeyecekti. kim yürütürse yürütsün o yolu, geçip karşısına bakmadıktan sonra ayaklarının altına, kimse değiştiremeyecekti bu yolu. bak yine hatırladım ve yoruldum. biliyorum siz de yorgunsunuz. ama ben artık son defa eğdim başımı ve bıraktım her şeyi. çünkü biliyorum ve tekrar tekrar söylüyorum; seninle bir yola çıkılmaz, seninle anca bir yolda karşılaşılır. demekten yorulmadığım insanlar girdi ömrüme. kırıldı gönlüm fazlasıyla. üç kelime, dört kelime. üç harf, dört harf. her şekilde kanatabilirim yaranızı, çünkü lanet olası gerçek bu azizim. bunu biliyorsun ve değiştiremiyorsun. değiştiremediğine yandığın en acı şeyse zaman. bir dakikalığına ara veriyorum şimdi. kemiklerimin ağrıdığını hissediyorum artık. ve burada bırakmak zorundayım, kusura bakmayın vesselam. eyvallah hepinize. ben bir sigara daha sarmaya gidiyorum şimdi.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

anlatıyorum amirim

geçen zaman değil, geçen umudummuş. zamanla eskiyen umut tohumları kopuyormuş aslında içimden birer birer. bense yüzümde artan sakalın ve parmaklarımda sistematik olarak artan titremenin etkisiyle geçenin zaman olduğunu zannetmişim. düştüm. fark edemedim amirim, kendimi şimdi bir kusmuk gibi soğuk mermere yapışmış bir şekilde buldum. bu durum beni çıldırtıyordu. ama kendimi kazıyamıyordum mermerden. ayağa kalkmak istedim lakin yapamadım, içinde bulunduğum çaresizliğin o iğrenç kokusu başımı döndürüyordu, ayakta duramıyordum, düşüyordum. düşüyordum amirim, tutunamıyordum. hayata tekrar tutunmak istediğim yerden kırıldım. öyle bir yerden kırıldım ki sanki bir daha dik durmanın terimsel anlamını bana kimse öğretemezmiş gibi. bu nasıl bir gece böyle? bu nasıl bir kahır gelip de çökmüş sigaramın ucuna. her nefeste yalnızlığın içine çakılıyorum yeniden. amirim, ne zaman akan zamanla bir derdimiz kalmayacak? söylesene bana, insan aynı yerinden kaç defa ölebilir? bunu sana defalarca soruyorum, ama her seferinde aynı yerimden vuruyorlar beni. affet insanız dedik ama affedin insanlığınız nerede kaldı? emin değilim artık kopan yerlerin yeniden dikiş tutacağına. hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını öğreten bazı hüzünlerin ağırlığı altında ezildiğimiz günlere geldik. daha kaç defa daha bitmedi diyeceğiz demekten yoruldum. o kadar derin bir denizdeyim işte. yerimde olsan, kendini terk ederdin belki de. şimdi biraz ara verip sigaramı yakıyorum. çakmağa uzanıyorum, nefes alıyorum. derin bir nefes almak gerek sigaradan ki hayata bir anlığına ara verelim. sigarama çöken kahır parmak uçlarıma bulaşıyordu. gecenin ortasında bir sigara yaktım, üzüntüm nüksetti; göğü ikiye ayırdı dumanım, bulunduğum şehri katletti. yanan sigaramdı ama yüreğim alev aldı. katliam gibi bir şeydi. ama kimse sönüp kaybolmadı, yandığıyla kaldı. haydi anlat şimdi onlara her şeyin nasıl darmadağın olduğunu. bu sefer solumda bir boşluk oluştu, fiziksel olarak sola değil yokluğuna devrildim. hadi buna ağla şimdi ve ruhunu sat sıradan bir hazza. duramıyorum amirim, elimde değil. bundan sonra aşk dediğin bacak arasından akan sıvının kuruma süresiyle eş değerdir gözümde. kapatırım kendimi, kimsenin göremeyeceği bir yerde muhafaza ederim artık bende sağlam kalan ne varsa. buna biraz da olsa hakkım vardır değil mi amirim? yeryüzünde inancımı taze tutan şeyler birer birer kopup gidiyor içimden, ben engel olamıyorum. allah kahretsin amirim, göğüs kafesime takılan bir kanca var ve beni bilmediğim bir çukurun içine çekip duruyor. çıkın artık düşlerimden, rahat bırakın beni. kanımda eksilen bir şeyler var, hissediyorum güçsüzleştiğimi. duraksadım. etimden kopan bir parça tam gecenin ortasına düştü, nefesi gri kokuyordu. tam dokuz yerinden bıçak darbeleriyle parçalıyorum onu. hemen yok olsun diye. şaşkınım. her darbede kopan parçam değil benim canım acıyor. anlam veremiyorum amirim, bileklerim güçsüzleşiyor. bu durum git gide zorlaşıyor. oysa kendimi sakındığım ne kadar duygu varsa bir anlığına bırakmıştım kendimi, okyanusta boğulmadım da içtiğim su da nefessiz kaldım amirim. bir kaos gibi geçip gidiyor şimdi içimden yeminli birkaç hatıra. solumdan. soluğumdan akıp giden ölü atlar var. eylül bitti. durma bana küfret. toparlayamıyorum amirim. kalemi kılıç sanıp göğsüme saplıyorum. deniz çıldırdı amirim, sular çekildi; kumsalda tek başına çırpınan bir yüreğe sahibim artık. üşüyorum. biliyorsun amirim, gecelerimi aydınlatan bir ışıktan bahsederdim sana, bir kısrak kadar güzeldi beni o doğursun isterdim tekrardan. ama bitti gibi. içimde hala bir şeyler var gibi. ama bitti gibi. fonda çalan hüzünlü şarkının kucağına bırakıyorum kendimi, üzerimi çıkardım. mırıldanıyor beni notalar bir senfoni gibi. beni duymuyor notalar, etim parçalanıyor. fiziksel olarak dağılıyorum. ne olacaksa olsun artık derken ellerim titriyor. kalemi düşürdüm amirim. yapamıyorum. su içmem gerek. uyuşuyor odamın duvarları ama sabaha daha çok var. bir yumruk gibi sıkıyorum şimdi kendimi keşke beni yerle bir eden tüm acılarım yok olsaydı. sıra son dörtlükte değil mi amirim? isyan edeceğiz. kabuk atacağız. son ki üç dört amirim, ayaklarımızı ileriye götüren tüm zerafetlerin üzerine basıp geçeceğiz. çünkü biz çay içeriz biz ucuz tütün içeriz. yeter ulan. hayatım kangren olmuş. kendimi bir çay tabağında salah ederken bulmalıyım. senin neyine ulan birinin hikayesine dahil olmaya çalışmak. senin bütün iyi niyetlerini gecenin en güzel yerinde çarmıha gerdiler, görmedin. görsen ölürdün amirim benim iyi niyetlerimi öyle. ben göremedim. beni uyarmalıydın amirim. bana demeliydin amirim, sen onun hikayesinde başkasının gölgesiydin hep; sen ona ulaşmaya çalıştıkça başkalarının hatıraları araya giriverdi hep. sen öznesi belli olan cümlelerin virgülle ayrılmış yerlerinde soluk alıp vermeye çalıştın hep, demeliydin bana. sana güvenmiştim amirim, sen de bıraktın beni. artık kalbim öne doğru düşüyor, onu tutamıyorum. uyurken ismimi unutuyorum. hırpalandım amirim. ama son birkaç şey söylemek istiyorum. bende kalan birkaç hüznün kelamını bırakıyorum amirim. onları da bırakıyorum. biraz dağınık oldu affet beni amirim. şimdi bir akşam vakti rüzgara karşı yakarken sigaramı düşünür dururdum öylece, kafamda dönüp duran binlerce düşünce oluşurdu; beni tedirgin eden lakin ben gider cımbızla ayıklar bulurdum birini, ona düşer onu kurardım kafamda; gözlerini, gözlerinde yansımasını görmek istediğim beni. oysa ince bir sızı gibi geçip giderken günler ömrümüzden ben tutup durdurmak isterdim herhangi birini ve seni koymak isterdim içine. sonra beklerdim zamanı durdurmanı lirikal parmak uçlarınla ya da denize paralel uzanan saçlarınla. çünkü olması gereken buymuş gibi düşünmek isterdim veya hayat bana bunun olması gerektiğini öğretmiş gibiydi. bazen bazı şeyleri yapman gerekirdi. acı bir gerçek gibi önüne çıkardı bu ve sen onu bir izmarit gibi kül tablana basmak isterdin, olmazdı. olduğu bir rüyayı görmek ve o rüyadan uyanmamak isterdin ama bu acı gerçek her daim bir kabus gibi çökerdi göz kapaklarına, sen gözlerini kapatmak istemezdin. göz kapakların taşıdığı yükten yorgun düşmüş iki kırlangıcı anımsatırdı; ağlasan ölürdün, bunu bilirdin. lakin insanlar fark etmezdi. öyle işte amirim. bu hayata tutunmak bize göre değilmiş. biraz geç oldu ama anladık.

23 Nisan 2015 Perşembe

şiir olamayan dizeler topluluğu

herkes taşıyabileceği yükü omuzlanır,
omuzlarında yapış yapış bir yükün ağırlığı.
ağırlığın kararlılığı,
altında ezildikçe döner durur gecenin karanlığı.
bir adam;
kararmış günahların ucunda bekler durup,
kurur gider ya elbet, gerçekleşmezse hiçbir umut.

ancak iki dünya arasında tamamlanır sözler,
ve bir anlam ifade eder; tutku ve hüzün.
oysa kim şahit olmuş, bir menekşenin kokusuna.
tüm güzelliklerin arasında,
arayıp da bulamadığın bir bulantı gibi aklından,
kayıp giden bir göl resmidir;
şimdi ulaşamadığın doruklar.

soğuk bir titreme gibi dudaklarına yerleştirdiğin
sigaran,
ve parmak uçlarında başlattığın lirikal bir savaş
zaman zaman.
beklediğim.

ki biz öyleyiz geçip giderken birbirimizden
rüzgardan paralanmış,
kuş çığlıklarına maruz kalmış,
bir akarsunun yardımıyla başımızı dik tutup
yürürken tanrının elleri arasından
uzaklaşıyoruz ve başıboş bırakılmış,
bir rüyanın haykırışlarında buluyoruz
kendimizi, geçip giderken birbirimizden.

gerçekten bu kadar kırılgan mıyız?
ve bu kadar korkan iki dudağa mı sahibiz?
yeryüzünün faniliği üzerinde bizi,
selamlayan kaderin görüntüsü karşısında,
bu kadar erken mi havlu atıyoruz,
köklerinden bu kadar mı erken kopuyor umut tohumlarımız?

eyvah! nerdeyiz? derken hep daha ileriyi-
hayal etmenin ve bir uçurtmanın,
gökyüzünde kayboluşuna tanık olmanın verdiği,
hisse korkulu gözlerle bakarken bile,
bulunduğumuz yerin uzağında olmak istiyoruz,
gülüşlerin uzağında koşturuyoruz ve yoruluyoruz.

23 Şubat 2015 Pazartesi

sessizliğin derin öyküsü

her şey çok belirsiz.

bir akşam vakti eve girdiğimde yüzüme vuran o, yıllanmış yalnızlık. odamın içerisine sinmiş, yalnızlık. oysa hala ilk gün ki gibi taze ve hüzünlü. yalnızlık hüzünlü ve taze, yıllardır. oysa odama hiç böyle girmemiştim, yıllardır.

ben bir kırlangıcım, benim annem ölmüş az önce; ağlasam ben de ölürüm ya.

bir dakika. ne oldu şimdi? odamın duvarları uzuyor; hüznüm gibi. dokunsan ağlarım ya, hoş dokunmuyorsun da. bu neydi şimdi? kim var odada? sessizlik. biraz sessizlik. kırlangıçlar ölür mü bir anda? kim var orada?

şu yeryüzünde bir yer kaplıyorsam, senin yüzünden. her şeyin ötesinde. şu yeryüzünde bir hacme eşdeğerse bedenim, ellerim kollarım, parmaklarım; şu sigarayı tutan parmaklarım. (sigara yaktım)

-derin bir nefes çektim. (öksürdüm)

sahte bir hayat yaşamaktansa, karanlıkta oturup uzaklarda bir yerlerde benim için parıldayan bir yıldızı bekleyebilirim. bu sorun değil. bazen gözlerimi açıp kapattığımda, karanlıktan çok bir şeyleri görme arzusu taşıyorum şu günlerde. bazen küçük bir kız çocuğu görüyorum kalabalığın içinde; saçları örülü, elinde bir bebekle. genelde bu manzara korku filmlerinde olur ama bu beni hiç korkutmaz. neden bilmiyorum. 

-sigarayı söndürdüm. kül tablasında birkaç sigaralık yer kalmıştı.

bazen otobüs duraklarında bekliyorum. insanlar beni fark etmiyor. insanlar o kadar kalabalık ki beni hiç fark etmiyor. o an cebimden bir sigara çıkarıp yakıyorum, dumanı içime çekip dışarı veriyorum. sigaradan rahatsız olan insanlar dönüp bana ters ters bakıyor. bu durumun beni sinir etmesi gerekirken insanların beni fark edebildiğini anlıyorum.

-insanların beni fark edebilmesi için illa onlara zarar mı vermem gerekiyor?

hiç ses yok. istediğim boş sesler korosu değil. hiç ses yok. kafamın içi odamdan daha gürültülü. sesler duyuyorum. kafamın içinde beni tedirgin eden sesler. bir anlam vermek istemiyorum, hoş istesem de veremiyorum. garip bir duru... kim var orada? hiç ses yok. (öksürdüm) hala hayattayım, hayatta olmaya devam ediyorum. bu durumdan şikayetçi değilim lakin hayatın neresinden tutsam elimde kaldı. kime içimi açsam tavsiyelerde bulundu. oysa ben kimseden tavsiye beklemiyordum. göğüs kafesimi biraz aralayıp yüreğimin ferahlamasını istedim ama onlar sürekli bir neden bulup göğüs kafesimi kapatmaya çalıştı. göğüs kafesimi parçalamaya çalışıyordu gerçekliğin parıltısı. lakin gerçekliğin parıltısı beni kör edebilirdi. aydınlığı sevmiyor değilim ama insanların bunu benim düşünmediğimi zanneder gibi yapması beni deli ediyordu.

-ayağa kalktım, perdeyi kapattım.

insanlar beni görmesini istemediğimden değil, sadece böyle seviyorum. keşke insanlar bunu kolayca idrak edebilse. o zaman sokakta yeşeren birkaç çiçeğin daha güzelliğinin farkında olabilirdik. ne kadar masum bir istek oysa. bir dakika. hiç ses yok.

(insanlar bana sürekli mutsuzsun diyor. yalan değil, kabul ediyorum.)

-ediyorum. -ben de. -sen kimsin? kim var orada.

hiç ses yok.

sigaram bitti. birazdan ben de biterim. sonra yeniden başlamak istesem de aslında aynı yerde olduğumu fark ederim. istemediğim bir durumun farkındalığına sahip olmanın verdiği sorumluluk beni berbat hissettiriyor.

sürekli içimdeki boşluğu bir şekilde tamamlamaya ya da bir şeylerle onu daha da yaşanılabilir kılmaya çalıştım. fakat fark ettim ki kelimelere tutundukça; onlardan cümleler, paragraflar oluşturup sayfalara döktükçe içimdeki boşluğu derinleştirmiş, onu iyice dipsiz bir kuyuya dönüştürmüşüm. şimdi durup düşünüyorum da başladığım yerden çok daha kötü bir yerdeyim. böyle olsun gerçekten istemezdim. böyle yaşamak zor bir bakıma. ama intihara meyilli olmanın verdiği sessizliğe sitemkar değilim. sadece tedirginim. (ayağa kalkıp üzerimi düzelttim)

o kadar yalnızım ki; bazen kendimi küllükte unutulmuş sigara gibi hissediyorum. ne kimsenin içinde bir yer bulabiliyorum ne de külümü dökebiliyorum. ne bir eksiğim ne bir fazlayım ama tam olarak da hissedemiyorum. bering denizinin karşısına geçip seyretmeyi değil de ortasında boğulmayı yeğlerim.

-alaskayı öylesine özlüyorum ki. bunu bilemezsiniz.

kalbim sürekli bir şeylerin özlemini çekiyor ama bunlara bir o kadar da yabancıyım. (hiç ses yok)

bir şeyi görebilmek içine illa ona bakmak mı gerekiyor? ben bu duvara bakarken ötesini göremiyorsam ne anlamı var gözlerimin? zaten gözlerim gözlerine uzanamayacak hiçbir zaman. bunun varlığı beni süründürüyor. (öksürdüm)

hiç ses yok. odamın içi o kadar sessiz ki. çıldırmak üzereyim. bir veda metni değil bu lakin belki de birkaç satır sonra dünya yıkılabilir.

-biri beni fark etsin artık. kendimi kaybetmek üzereyim.

ben kötü bir adam mıyım? sakallarımı uzatıyorum birkaç aydır, oysa sırf sen dokun diye. sen dokunmuyorsun. yalnızlığımın sonsuzluğu beni derin bir ıstırabın içerisine sürüklüyor. odanın içerisi çok soğuk. hiç ses yok. sessizlik ve soğuk, bedenime nüfuz ediyor. biliyorum yol bitmez, şiirler bitmez lakin ben bitiyorum.

...

...

hiç ses... kim var orada?

22 Ocak 2015 Perşembe

sarsıntı

Şimdi her şeyi başlattığım o ana döndüm. O ilk hissizliğime kapıyı açtığım ana. Kendimi bir çırpıda ardımda bıraktığım ve artık sorgulamaktan vazgeçtiğim. Her şeyin bir yanılgıdan ibaret olduğunu kendime inandırdığım ve inanmanın en büyük kötülük olduğuna kanaat getirdiğim ana. Kendimle çelişmekten hiç bu kadar yorulmamıştım. Güçlü olmaya çalışmaktan hiç bu kadar yorulmamıştım. Umursamaz davranmanın o ezici üstünlüğüne kendimi o kadar kolay kaptırmıştım ki tanrının beni daha nelerle sınayabileceğini düşünmemiştim. Kendimi hiç bu kadar dağılmış hissetmemiştim. Parçalarımın parçalandığını gözlerimle gördüm. Gerçeklik hiç bu kadar yakmamıştı canımı. Vahşi bir at gibi ufka koşmaktan yorulmak bilmezdim. Şimdi özgürlüğüme dâhil olmaktan çekinmeyen birinin beni kendisiyle sınaması beni deli gibi korkutuyor. Korkunun bedenimi bu denli esir alıp tüm hücrelerime soğuk duş etkisi yaratabileceğinin farkına varmak hiç bu kadar sarsmamıştı beni. Sarsılmaktan başım değil varoluşum ters köşe olmuştu. Yıllarımı verdiğim basmakalıp yaradılışımı bir anda tuzla buz eden bu durumun geleceğini hiç hesap etmemiştim. Ben bunları hiç düşünmemiştim. Düşünmekten öte kaybolmaktan yorulmayan biriydim. Şimdi kaybetmekten korkan bir aptala dönüşmekten çekiniyorum. Oysa her şeyi başlattığım o ana dönmenin üzerimde oluşturacağı baskıya karşı koyamayacak gibi hissediyorum. Hissizliğimin sonsuzluğuna bir sigara yakmaktan daha güzel bir şey yokken, beni yıkan bu hissin karşısına bile geçemiyordum.

Kaybetmek; bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek; birkaç kere, aynı yerinden.


Oysa bir insanı on dört yerinden bıçaklayabilen bir yokluğun arka planında yatan tüm hüzünlerin simasına aşinaydım. Zamanında maruz kalmaktan korktuğun bütün duyguların şimdi özlemini çekmekten öte acısını parmak uçlarında hissederken kalem tutmanın nasıl zor olduğunu bilemezsin. Şimdi bir kalemi ortadan ikiye kırmak kolay olansa ben parmak uçlarımı kazımak isterdim. Lakin lirikal birkaç cümleye gebe kalacaksa parmaklarım, bu olasılığın ağırlığı altında kalamam; bunun yerine ellerine paralel uzanmak isterim. Parmak uçlarını kazıtmanın nasıl bir anlama denk geldiği üzerine kafa yorarsak şayet benliğine gölge düşürmek değil de hatıraların üzerine bir çizik atmaktır; diyebilirdim. Seni bir başkasına değil de kendine uzak hissettiren mesafelerin derinliğine uzansan ellerinle; dokunabilir misin? Bir başkasına çıkmasını beklediğin bütün yolların sonunda kendini kaybetmenin çaresizliği bir gölge gibi düşüyorsa üzerine, yaktığın her sigara kendini arayıştır belki de.