7 Ağustos 2016 Pazar

düzensizlik şehrinde bir kaldırım taşıyım, üzerime basmayın.

"bir an gözlerimi kapattığımda siman aklıma gelmeyecek diye çok panik oluyorum. korkumun göğüs kafesimi çatlattığını hissediyorum." diye başlıyor sevda kitabım. günaydın gece. sana da merhaba karanlığın ortasına çakılıp durmuş hasret parçası. seni bir yerden tanıyorum. ama çıkaramıyorum. (-içimden) ilerleyen sigaralarda hatırlatırsın elbet kendini. her zaman böyle olur. düzenli hüzünlerim var benim. her ay ödenmesi gereken faturalar gibi. ama benimkisi günlük. gün içerisinde dinlediğim şarkıların, okuduğum satırların, baktığım eski fotoğraf karelerinin; gece olunca hüznünü çekerim ben. birkaç defa yüreğime dilekçe yazdım lakin ohal ilan edilmiş, şu an yüreğinizde hiçbir savcı bulunmuyor dediler. inandım. ne yapabilirdim? bir sigara daha yakabilirdim. ama ciğerim zaten epey bir karışmış. olmuyor işte. yapamıyorum. size de gelmiyor mu bazen böyle bir hissiyat? her yer günlük güneşlik, önünde upuzun bir yol var çiçekli, gökyüzü mavi, ilerde de deniz var oldukça güzel; lakin senin adımını attığın yer griye çalıyor. içimde öyle bir hüzün taşıyorum ki sanki benimle beraber temas ettiğim her şeyin tadını kaçırıyorum. bu hayata ayak uyduramıyorum. lakin beceremediğimden değil. yanlış anlamayın, isterseniz anlayın. hayat üzerime oturmuyor, çünkü vücudumun yüzde seksen sekizi katran geri kalanı da boşluk. bağzı metalar artık vücudumda yer edine edine bir organ görevi görmeye başladığından onların kapladığı yeri gereklilik olarak gösteriyoruz. farzı misal tütün gibi; acı gibi, sezen aksu şarkısı gibi bir acı. mesela işte. rahmetli kemal sunal ağbi gülmüyormuş gibi. öyle bir şey işte. biraz duralım. buraya nasıl geldik hatırlamıyorum. sonbahar geliyor bu arada. biraz bunun için sevinçliyim. eylül geliyor. bu kasıp kavuran yaz sıcaklarına el sallayacağız artık. zaten yokluğun bu sıcaklarda hiç çekilmiyor. sen bunu nereden bileceksin elbette. sen benim yokluğum nedir bilmezsin; varlığıma aşinalık kazandığından da şüpheliyim. en az dünyadan şüphe duyduğum kadar. ama suçlusu ben değilim. senin duvarında asılı bir resim değil, pencerene görünen dört mevsim olmak isterdim. yüzüne vuran sabahın ilk ışıkları olmak isterdim. saçların dokunan bir akşam esintisi olmak isterdim. sana bir şekilde dahil olmak isterdim şu yeryüzünde. ama. öyle üzülüyorum ki; bana sırtımdan bile daha uzaksın. aramızdaki mesafeler fizik kurallarını yıkıp geçiyor. buna dayanamıyorum. mesafeler öyle katlanılmaz ki; seni özlüyor mu yoksa unutuyor mu bilemiyorsun. delirtir adamı; göğüs kafesine bir kanca gibi takılır. paramparça eder. içinde seni canlı tutan ne varsa. hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde. birkaç hatıran kaldı zaten; yaralarıma yama diye sarmaladığım; çalıştığım bunun için, seni barındıran hatıralar. lakin o işler de öyle olmuyor. yakıyor içimi. akılda kalan hatıralar, kaldıkları yeri küle çevirmeden başka bir rüzgara kapılmazlar. bu işin doğası böyledir, elbet yanarsın. ne bir eksik ne bir fazla, yeterince kaybettik. yetmedi mi? biter mi bir gün dertler? bir gün. biz de sağımıza solumuza defalarca bakmadan inanabilir miyiz olan güzel şeylere. tereddüt etmeden uzatabilir miyiz elimizi? sana. en çok sana. şu ellerimi tutsan artık, kurtulsam beni harap bitap eden hüznümden. yalnızlığımdan. al artık şu ellerimi. inan böyle bir yere varamayacağız. bağırmıyorum. anlaşmaya çalışıyorum. anla istiyorum artık beni. gör istiyorum beni. fark et beni. ben görünmez değilim, şu içimden geçirdiğim acılara bakar mısın? ben nasıl görünmez olabilirim. söylesene artık. neden biz olamıyoruz? şu yeryüzünde daha güzel ne olabilirdi ki? bir sigara hiç bitmeyebilirdi. ya da seni öpebilirdim. istediğim zaman. bundan daha güzel bir şey var mıdır? vardır. elbet vardır. o da senin beni öpmendir. birer sigara yakalım. arkamıza yaslanalım. biraz daha yolumuz kaldı. sonra dinleneceğiz. yorgun düşmüş kalplerimizi engin sularda yıkayacağız. bulutlara kafa tutan dağlarda nefeslendireceğiz. sonra o dağlardan aşağı koşan vahşi atların sırtına bırakıp hayatın ortasından geçeceğiz. ciğerlerinizi iyi bağlayın, belki de bir daha geri dönmeyeceğiz. çünkü atlar koşarken ölürler. belki biz de bir es vereceğiz, nefes nefese, belki biz de bir ses vereceğiz, nefes nefese, belki biz de hissedeceğiz yaşamanın ne olduğunu, o yüksek dağlardan engin denizlere koşan vahşi atlar gibi. renklerin içinden geçip, gökkuşağının üzerinde söndüreceğiz sigaralarımızı. bu arada neden bu kadar umursamazsın? o kadar yükseldim ki, şu an bir yıldıza tekme atıp hayallerinizi suya düşüresim var. çok mu güzel şeylerden konuştuk, çok mu güzel düşüncelere girdiniz. aptallık etmeyin. böyle şeyler ancak bu dünya hariç başka bir yerde olur.

geçecek olsa açılır mı iyice bir yara?
bitecek olsa yer edinir mi içinde iyice bir acı?

darmadağın bir halde oturdum sokağın başına. içtim. her dakika içtim. şişeleri devirdim gözlerimin önünde. gözlerim devrildi şişelerin camlarında. aradan dakikalar geçti. gökten bir yağmur damlası indi o anda. dokundu paslanmış ruhuma. griye döndü ve pis bir koku saldı etrafa. bunu ben de istemezdim. dudakların bir şarap sen bir şarapnelsin yüreğime batmış. ruhumu kanatan. bunu sen mi istedin? saçların dağılır; benim gibi. beni de toplar mısın, saçlarını topladığın gibi. bu sefer ki yıllar sürer belki. durabilir misin yüreğimde. ben duruyorum bir şarapnelle. sen durabilir misin? şimdi bir sigara çıkarıp yakma vakti paketten. bir sigara yaktım gece alev aldı. sokaklar duman duman dağılıyordu göğe doğru. ben tek kalıyordum, ruhum parçalanıyordu. sigaram bitiyordu, sokaklar azalıyordu, şişeler çoğalıyordu. bunu ben istemedim. sen istedin mi doğru söyle?

kalbim fotoğraf çekildikten sonra farklı noktalara dağılan bir grup gibi paramparça oluyor. gece vaktiydi, korkuyordum -kendimden-. tek bedende nefes alan iki ayrı kişi vardı içimde. tedirgindim, kafamın içinde volta atan düşüncelerin ağırlığı altında seni korumaktan yoruluyordum. tanrıya dönüp, "tanrım, var mı pek bu acının dahası, çünkü hiç eksik olmuyor hayatımdan elvedası." diye sitem ediyordum. beni dinliyordu, beni sevmiyordu çünkü senin varlığına yazdığım şiirlerin her biri kalbine bir ok gibi saplanıyordu. parmak uçlarımda başlayan bir sızı, kendimi kaybediyorum. bazen de düşünüyorum, genelde geceleri. bu dünyaya gelmiş ve seni tanımamış da olabilirdim, düşünsene ne büyük bir acıdır senin varlığından habersiz yaşamak. göğüs kafesime bir grilik yerleşiyor o an. içime yağmur yağıyor, gözlerimden taşıyor. kuytu bir köşede saklanıyorum öyle anlarda. kimse görmesin istiyorum.

daha fazla kanınıza girip, sizi yokuşlara sürmeyeceğim. ama yüreğinizi düğümlediğiniz insanların sözünün eri olup olmadığını sorgulayın. varsa arada bana da bir dal sigara bırakın. ikincisi için daha fazla kafa yormanız beni müteşekkir eder. birincisi ise sizi daha fazla yerle bir eder. hadi eyvallah. saat gece yarısı sıfır dört sıfır yedi. kaygılarımla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder