Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir şeylere tutunmam gerekiyordu. Ya öyle hissediyordum ya da gerçekten öyle olması gerekiyordu. Bilmiyorum. Bu hayatta yaşamak için bir şeylere tutunmamız mı gerekiyor illa? Hiçbir şeyin varlığı olmadan sadece kendi ruhumuzla iki ayağımızın üzerinde uzun süre boyunca nefes alıp veremez miyiz? En azından deniyormuş gibi yapamaz mıyız? O zaman rahat bırakmazlar mı bizi? Bırakmazlar mı bizi bize? Hayatta kalmak beceri gerektirir. Konu hayat olduğunda pek de becerikli bir insan sayılmam ben de. Belki bu da benim kusurumdur. Çünkü hayat çok meşakkatli bir oyun. Fakat ben bu oyuna bulaşmak istemiyorum.
Belki de olması gereken yalnızlığın tersine bir çoğalış? Belki de gizlemesi gerek yalnızlığını insanın? Kalabalığın için de ayrı bir fert olarak değil de tek düze bir posta bürünmeli insan. Kimse hatırlatmasın veya kimse deşmesin diye yalnızlığını. Peki ya gerçekten o kadar önemli mi bu? Yani sırf daha az acı çekmek için olmadığın biri gibi davranmak. Kendi benliğine aykırı olmak. Var oluşunu reddetmek, farklı bir bedene soyunmak. Düşüncelerinden vazgeçmek. Bu düpedüz saçmalık olurdu çünkü. Aynı acıları farklı kişiliklerde daha mı az çekeceğine inanır insan? Bu nasıl bir inanış anlam veremiyorum. Sen kapıyı değiştirsen de bulunduğun ev aynı. Sadece farklı görüneceksin fakat için aynı buruk, için aynı dört duvar olacak. Ötesi var mı?
Ama bazen kaçmak istiyor insan. Uzaklaşmak istiyor olduğu noktadan oldukça uzaklara. Bazen bu uzaklık mesafe olarak değil de kafa olarak şekilleniyor. Sonuçta her uzaklık mesafeye vurulamaz. Varlığın yokluktan daha fazla acı verdiğini elbette bilebiliyor insan. Yaşayarak öğreniyor, bazen de okuyarak, çoğu zamansa görerek. Ama elbet öğreniyor insanoğlu bunu da. Bazen bazı şeylere katlanamıyorsun ve uzaklaşmak istiyorsun. Basit bir istekten ibaret sadece bu. Fakat eyleme dönüştürmeye kalktığında hiç de o kadar kolay olmadığını anlıyorsun. Çünkü bir şeyleri bir süreliğine de arkanda bırakmak sandığın kadar kolay olmuyor. Aklın kalıyor bazen. Bazen hiçbir şey umrunda olmuyor. Öylesi güzel, öylesi huzur kokan bir kaçış oluveriyor. Kendini soyutluyorsun bulunduğun yerden ve hiç kimseye ihtiyaç duymuyorsun. Kafa dinlemek güzel eylem. Sen de bunu deniyorsun, hem de fazlasıyla. Ve tek ihtiyacının biraz sessizlik ve ardından gelecek olan huzur olduğunu öğreniyorsun.
Peki ya keder? Bu keder neden artıyor durmadan? Öyle anlar geliyor ki artış seviyesini sayısal bir değere bile çeviremiyorsun. Bunu açıklamak gerçekten çok zor. Gece çöken kederin sebebini bulabiliyor musun? Yoksa sen de öylece kabulleniyor musun? Kederine bir şarkı çalıp onu soluna oturtuyor musun? Karşı koymaya mı çalışıyorsun yoksa? Kendini kandırarak mutlu rolüne mi bürünüyorsun? Kendine mutluluktan bir şato inşa edip içinde vakit mi geçiriyorsun keder aklına çöktüğünde? Emin ol hiçbir faydası yok. Yapma öyle.
Bir de darbeler var. Nereden geleceğini bilemediğin, çoğu zamansız darbeler. Bazısıyla yerle bir olduğun bazısıyla kendine geldiğin. Fiziksel darbelerin yanında ruhsal darbeler de bir o kadar acı verir insana. Fakat her bir darbede gardını daha iyi almayı öğrenirsin. Böylece acıya daha az yer verirsin hayatında. Zaaflarını iyi tanırsın, onları kapatırsın. Bu yüzden dört dörtlük bir hayatın olması önemli değildir. Hayatın ne kadar çok acılı geçerse bir o kadar da tatlı olur.
Bunları neden yazdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fakat yazmam gerektiğini biliyordum. Ben de oturdum ve bunları yazdım.
Eyvallah.
9 Ağustos 2013 Cuma
2 Ağustos 2013 Cuma
kaybedişler
Bağımlılık olarak kaybetmek eylemi. Eylem olarak kaybetmek bir bağımlılık. Kaybetmek bağımlılık oluşturan bir eylem. Bir eylem mi kaybetmek? Bir bağımlılık mı kaybetmek?
Kaybetmek üzerine hiçbir şey. Kaybetmek üzerine ne diyebiliriz ki?
-Geçen yine kaybediyorum.
+Biliyorum sen hep kaybedersin zaten.
Kaybedişlerin bir sesi olsa benimkiler desibel rekoru kırabilirdi herhalde. Çünkü kaybetmek öylesine işlemişti ki üzerime, artık onunla beraber hareket ediyor gibiydim. Kaybetmek üzerine sayfalarca yazdım. Kaybetmek üzerine defalarca yazdım. Yazdıkça biraz daha iyiye gider diye düşündüm, tam tersine bu illet beni daha da derine çekiyordu. Öylesine kaybediyordum ki kelimelere tutunmaya çalıştım. Kaybedişimin önüne geçemediğimi fark ettiğim an düşüşümü yavaşlatmak istedim. Kelimelerden cümleler oluşturdum. Cümlelerden paragraflar. Sonra hepsini bir araya toplayıp onlardan destek aldım. Çünkü başka kimsem yoktu. Ben de kelimelerime sarıldım ve düşüşümü yavaşlatmaya çalıştım. Biraz da olsa. Biraz da olsa hafifletmek istedim dertlerimi. En azından denedim.
Kaybetmek üzerine pek bir şey yapamazsın. Kaybetmek üzerine çay demleyebilirsin. Sonra da oturur kendine bir bardak çay koyarsın ve de içersin.
Kaybetmek bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek birkaç kere, aynı yerinden.
Genelde herkes kaybeder. Bazen birkaç defa kazananlar olmuştur. Ama illa ki kaybeder kazanan da. Her insan kaybetmenin tadına varacaktır; er ya da geç. Bazen uzun vadeye ayrılır bir kaybediş. Bazen anlıktır. Bazen derin yaralar bırakabilir bir kaybediş. Bazen kaybettiğinin bile farkına varmazsın. Kaybolmuş insanların kendine gelmeleri bazen epey zaman alabilir, bazen o kadar da zaman almaz. Fakat gidecek hiçbir yerin kalmaz kendine geldiğin zaman. Bunu her kaybeden bilir. Bunu her kaybeden öğrenir.
Kaybetmek bir eylül akşamında pervasızca. Düşen bir yaprağı andırıyor kaybedişin. Elinden gelmiyor düşen yaprağı tekrar dalına eklemek. Ve o yaprak tanesi yer çekimine karşı koyamayarak havada süzülürken, kaybedişini izliyorsun yavaşça. Sonra da kendini yerde buluyorsun. Artık bir kaybedensin. O an neye uğradığını şaşırıyorsun ve rüzgarın etkisiyle bilmediğin bir yere doğru yolculuğa çıkıyorsun. Buna engel olamıyorsun.
Kaybetmekten korkarak yaşayamaz insan. Çünkü kaybettiklerine sırt çeviremezsin. Sen öyle zannedersin. Ve buna inanmaya çalışırsın. Ama bunun etkisi de fazla uzun sürmez. Sen de kayıplarını yanına alarak yürümeyi öğrenirsin. Zamanla. Ve daha çok zamanla. Elbet öğrenirsin.
Kayıpların olmasaydı şayet yaşam hiçbir şey olurdu.
Kaybetmek üzerine hiçbir şey. Kaybetmek üzerine ne diyebiliriz ki?
-Geçen yine kaybediyorum.
+Biliyorum sen hep kaybedersin zaten.
Kaybedişlerin bir sesi olsa benimkiler desibel rekoru kırabilirdi herhalde. Çünkü kaybetmek öylesine işlemişti ki üzerime, artık onunla beraber hareket ediyor gibiydim. Kaybetmek üzerine sayfalarca yazdım. Kaybetmek üzerine defalarca yazdım. Yazdıkça biraz daha iyiye gider diye düşündüm, tam tersine bu illet beni daha da derine çekiyordu. Öylesine kaybediyordum ki kelimelere tutunmaya çalıştım. Kaybedişimin önüne geçemediğimi fark ettiğim an düşüşümü yavaşlatmak istedim. Kelimelerden cümleler oluşturdum. Cümlelerden paragraflar. Sonra hepsini bir araya toplayıp onlardan destek aldım. Çünkü başka kimsem yoktu. Ben de kelimelerime sarıldım ve düşüşümü yavaşlatmaya çalıştım. Biraz da olsa. Biraz da olsa hafifletmek istedim dertlerimi. En azından denedim.
Kaybetmek üzerine pek bir şey yapamazsın. Kaybetmek üzerine çay demleyebilirsin. Sonra da oturur kendine bir bardak çay koyarsın ve de içersin.
Kaybetmek bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek birkaç kere, aynı yerinden.
Genelde herkes kaybeder. Bazen birkaç defa kazananlar olmuştur. Ama illa ki kaybeder kazanan da. Her insan kaybetmenin tadına varacaktır; er ya da geç. Bazen uzun vadeye ayrılır bir kaybediş. Bazen anlıktır. Bazen derin yaralar bırakabilir bir kaybediş. Bazen kaybettiğinin bile farkına varmazsın. Kaybolmuş insanların kendine gelmeleri bazen epey zaman alabilir, bazen o kadar da zaman almaz. Fakat gidecek hiçbir yerin kalmaz kendine geldiğin zaman. Bunu her kaybeden bilir. Bunu her kaybeden öğrenir.
Kaybetmek bir eylül akşamında pervasızca. Düşen bir yaprağı andırıyor kaybedişin. Elinden gelmiyor düşen yaprağı tekrar dalına eklemek. Ve o yaprak tanesi yer çekimine karşı koyamayarak havada süzülürken, kaybedişini izliyorsun yavaşça. Sonra da kendini yerde buluyorsun. Artık bir kaybedensin. O an neye uğradığını şaşırıyorsun ve rüzgarın etkisiyle bilmediğin bir yere doğru yolculuğa çıkıyorsun. Buna engel olamıyorsun.
Kaybetmekten korkarak yaşayamaz insan. Çünkü kaybettiklerine sırt çeviremezsin. Sen öyle zannedersin. Ve buna inanmaya çalışırsın. Ama bunun etkisi de fazla uzun sürmez. Sen de kayıplarını yanına alarak yürümeyi öğrenirsin. Zamanla. Ve daha çok zamanla. Elbet öğrenirsin.
Kayıpların olmasaydı şayet yaşam hiçbir şey olurdu.
9 Haziran 2013 Pazar
olmayan kadına notlardan
Tenin şarap gibi
yıllandıkça güzelleşiyor. Bunun farkındayım, sen de öyle. Tenine dokunmak güzel
olsa gerek. Senin tenine dokunmak farklıdır diğer tenlere dokunmaktan. Çünkü senin
tenine dokunduktan sonra başka tenlere dokunmak, senin tenini aramaktır
aslında. Sen çok güzelsin. Bunu demeden yapamıyorum. Bağışla beni, seni
sevmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bunun bir adı olacaksa illa, sevda olsun. Sen
ve ben değil de biz kokan bir şiir olsun. Gökyüzüne uzanan bir sevda olsun.
Sevgilim bu öyle bir his ki tarif edilemez. Fakat hissedilir. Hissi harika,
hissi bir bakıma cennettir. Cennet yeşil çimenler gibi güzeldir. Seninle
uzanalım yeşil çimenlere. Sen başını göğsüme yasla, ben sana bir şiir
ısmarlayayım. Sen gülümse, gökyüzü mavi olduğunu hatırlasın. Ben kaybolayım
tebessümünde. Bunlar güzel şeyler. Fakat bir o kadar da üzücü. Çünkü bunların
hepsi bir hayalden ibaret. Sevgilim bunları yazdıkça ölüyorum. Anla beni. Tren rayları boyunca özlüyorum. Ufka
doğru özlüyorum. Özlemek karışık eylem, özlemine karışıyorum.
"Sen saçlarını aç, boynundan aşağı doğru sarkıt. Ben Müzeyyen Senar’dan bir şarkı çalayım. Sen rakını yudumla, ben sana bakıp sarhoş olayım."
"Sen saçlarını aç, boynundan aşağı doğru sarkıt. Ben Müzeyyen Senar’dan bir şarkı çalayım. Sen rakını yudumla, ben sana bakıp sarhoş olayım."
Gel ve kurtar beni
bu karanlığımdan. Çek ve çıkar bulunduğum yalnızlığımdan. Elini uzat, elini
tutayım. İzin ver elini tutayım, bu mucizevi bir şey olur çünkü. Elini tutarsam
her şey anlam kazanır. Eksik bir şeyler var, tamamlanırlar şayet ellerin ellerim
olursa. Olsun, olmaması için bir neden yok. Senin olmayışından başka bir neden
yok özlemimi tetikleyen. Yokluğundan başka hiçbir şey yok beni kötü hissettiren.
Seni bekliyorum, bir sokağın başında. Gökyüzünün altında, bir kaldırım taşının
başında. Gelmiyorsun. Yoksun. Neredesin? Bilinmiyor. Sana boşuna olmayan kadın
demiyorum. Bir türlü benim olmuyorsun. Şu an kimin bedenindesin bilmiyorum.
Bulursam çok seveceğim. Bunu unutma, yaz kalbinin bir kenarına. Kalbinin
sıcaklığında bir yer ayır bana. Fakat kalıcı olayım. Gelip geçici bir heves değil
sözleri hep hatırlanacak bir şiir olalım seninle. Melodisi hep akıllarda
kalacak bir şarkı olalım. Dillere dolanalım, kalpleri saralım. Gelirsen bir
şeyler olacak, fakat gelmiyorsun. Gelmemekte ısrarcısın. Neden bilmiyorum.
Sevgilim neredesin?
Neredeysen orası benim memleketim. Orası benim huzur bulduğum yer. Orası benim
olmak istediğim yer. Neresi orası? Nasıl kokuyor? Denize bakıyor mu? Bahçesi
var mı? Sen varsan orası güzeldir eminim. Çünkü olduğun yere bir anlam katarsın
sen. Ayrı bir güzellik bırakırsın bulunduğun yere. Sevgilim nasıl koktuğunu
bilmek istiyorum. Uyanışına tanıklık etmek istiyorum. Gözlerini açtığında
gözlerimle karşılamak istiyorum seni. Ben yine çok şey istiyorum. Farkındayım. Her neyse
işte bunlar bir sevdanın bilinmeyen yanları. Bir sürü belirsizliğin içinde kaybolmak
üzere olan bir adamın yazdıkları. Bir kadın var, yokluğuyla iç içe; bir adam
var bu yokluğun içinde. Bunu unutmayın.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
unut(ama)
Hiçbir şeyin hiçbir
anlam ifade etmediği anlarda hiçbir şey yapasım gelmiyor. Bazen öyle şeyler
oluyor ki ne yapacağını bilemiyorsun. Her şey birbirine giriyor. Kafanda
kurguladığın her şey karman çorman oluyor. İşler iyice sarpa sarıyor. Bütün
yollar kapanıyor. Yollar kapalıyken yapacak pek bir şeyin olmuyor. Tıkanmış
yolları açman gerek. Bekleyerek; daha fazla bekleyerek, belki unutarak; silmeye
çalışarak. Tabii ne kadar becerebilirsen. Söylemesi bile zor eylemler bunlar.
Sonuçları çok ağır eylemler bunlar. Unutmak dediğin her baba yiğidin harcı
değildir. Unutmak dediğin nedir ki hem? Neyi unutacaksın ki? Ne için
unutacaksın? Unutmak neyin nesi? Unut ama neden? Bir sürü soru işareti doğurur
unutmak. Unutmak her şeyi bok eder. Unutmak birden bire bütün dünyanı altüst
eder. Ne olduğunu anlayamazsın; elinden hiçbir şey gelmez. Kördüğüm olursun, çözülemezsin; kendi kendine çürür gidersin. Unutulursun. Unutulmak çok koyar
insana. Hatırlanmamak, silinip gitmek akıllardan. Acı veren eylemlerdir bunlar.
Söz işlemez, şarkılar işlemez. Ne yapsan fayda etmez.
Unutmak dediğin öyle
bir anda olmaz önce birkaç defa öleceksin.
Unutmak istiyorsan
paramparça olmayı göze alacaksın. Unutmak eylemine girişmek istiyorsan bir sürü
yarayla yaşamayı öğreneceksin. Geçmişin bırakmayacak yakanı. Geleceğin yarım
yamalak olacak. Ne tam yaşayabileceksin ne de geriye dönebileceksin.
Pişmanlıkla sitem arasında yaşlanıp gideceksin. Hem de olması gerekenden daha
uzun bir sürede. O süre zarfında birbirinden kuvvetli darbelerle karşı karşıya
kalacaksın. Birçoğu yere serecek seni. Belki birçoğu es geçecek. Mesela gözleri
aklına gelecek, yerle bir olacaksın. Herhangi bir yerde kokusu çarpacak burnuna,
neye uğradığını şaşıracaksın. Hiç beklemediğin bir yerde, bir anda adını
duyacaksın; kalbin daha hızlı kan pompalamaya başlayacak. Kalp atışların
beklenmedik bir artış seviyesi içine girecek. Daha ne oluyoruz demeden, kendini
kederin dibinde bulacaksın. Sonra ona benzeyen insanlarla tanışacaksın ya da
onlar sana öyle görünecek. Sırf ona benziyor diye başka bedenlere sarılacaksın.
Solun üşüyecek. Onu daha çok hatırlayacaksın. Unutmaya çalışırken daha çok
hatırlayacaksın. Unutmak için uğraşırken hayat sana unutmaya çalıştığın kişiyi
daha çok hatırlatacak. Hayat sana onu hatırlatmak için elinden geleni yapacak. Sen
dimdik durmaya çalışacaksın. Bunu deneyeceksin. Belki düşeceksin ama düşsen de
tekrar kalkacaksın. Yaralar almaya başlayacak; yorulacaksın. Unutmak yorar
insanı; hem bedenen, hem ruhen. Ruhun yorulacak. Aklın taşacak artık
düşünmekten, düşünmemeye çalışmaktan. Düşünmemeye çalışmakta zordur. Çünkü ne
kadar düşünmeyeyim desen de düşünmeden duramayacaksın. Bir şarkı çalacak, bir
paragraf okuyacaksın, bir fotoğraf karesi canlanacak veya bir sahne belirecek
aklında. Anıların artmaya başlayacak. O raddeden sonrası hiçte kolay olmayacak.
Hem de hiç.
Unutmak uzun bir
yol. Yolun sonu bazen dört harf, bazen beş, bazen yeni bir hikâye, bazen
kocaman bir boşluk.
Her şey eskiyecek,
tozlanacak. Bir kenarda hatırlanmayı bekleyecek. Zamanın içinde kaybolup gidecek.
Acıların azalacak. Evet, bu da olacak. Zaman geçtikçe işler biraz da olsa
düzelecek. Tamamen olmasa da, gökyüzün biraz daha mavi olacak. Altyazılıda olsa
güzel günler göreceksin. Belki eskisi kadar katlanasın gelmeyecek bu dünyaya
fakat yaşamaya devam edeceksin. İçinde biriken kederi çıkarıp atacaksın yavaş
yavaş. Ardında bırakarak yürümeyi öğreneceksin. Yarınlarla kaplı camının
buğusunu temizleyebilecek, ileriye daha düzgün bakabileceksin. Hatta yeni bir
sevdaya kalkışmak bile isteyeceksin. Tabii bu eskisi kadar kolay olmayacak.
Korkacaksın, çekineceksin. Bir nevi ince eleyip sık dokuyacaksın. Ama tekrardan
seveceksin. Belki. Bir ihtimal. Bilemiyorum. Her neyse. Unutmak işte böyle
büyük bir hikâyedir. Bu hikâyeye neresinden dâhil olursanız olsun sonu hep aynı
bokun lacivertidir.
19 Nisan 2013 Cuma
küçük bir şey
Yokluğunda şiirle dolduruyorum solumu. Senin yerini tutmuyor,
ama olsun. Elimden bu kadarı geliyor. Beni de anla biraz. Özlemek çok
zor eylem ve tek başıma altından kalkamıyorum. Yardım et diyorum, yanıma
gelmek yerine aklıma geliyorsun. İşimi iyice zora sokuyorsun. Bu
yaptığın hiç hoş değil, söylemek istedim. Bununla da yetinmiyorsun, bazı
bazı uykularıma karışıyorsun. Yapma böyle. Canımı acıtıyorsun. Ruhumu
kanatıyorsun. Hem de hiç dokunmadan, gelmeden, konuşmadan, öpmeden. Bu
eylemi rahatlıkla gerçekleştirebiliyorsun. Acımasızsın. Özür dilerim.
Ama öylesin. Bilmeni istedim. Seni kırmak istemem. Beni yanlış anlama.
Bilinçaltıma yerleşmişsin, memleket edinmişsin orayı. Çıkmıyorsun hiç,
hayırdır yerin çok rahat herhalde? Yanım hariç her yerde rahat ediyorsun
sen. Oysaki yeşil çimenlere uzanırken, göğsüme yaslanabilirdin. Güzel
olabilirdi. Seninle ilgili bir sürü güzel eylem biriktiriyorum sevgilim
ceplerimde, hepsini –di’li geçmiş zamanda çekimliyorum. Gerçekleşmeyecek
bir sürü hayal hepsi. Duysan ağzın kulaklarına varır. Gülersin sen, ben
kendimden geçerim. Yine de gelecek olursan hepsini saklıyorum bir
kenarda. Çıkarır gerçekleştiririz diye. Öyle işte.
10 Nisan 2013 Çarşamba
kaçış
Ben hep kaçmak
istedim kendimden. Bulunduğum yerden. Olduğum kişiden. Belki korktum. Belki
çekindim. Ama hep kaçmak istedim. Bir yere bağlı kalamadım hiçbir zaman. Bir
noktada sabit kalmak, orada nefes alıp vermek bana göre değildi. Garip bir şey
bu; yani içinde bulunduğum durum. Kötüyüm. İyi değilim. Uzun zamandır iyi
hissetmiyorum. Hissetmekten uzağım, bir eylemi hissetmek adı altında yaşıyorum.
Hissetmek nedir unuttum. Paramparça bir haldeyim. Darmadağın olmuş duygularım
var. Elimde tutamadığım zamanlarım ve yarım kalmış birkaç hayalim var,
ceplerimde. Ben iyi değilim. İyi olmaktan kilometrelerce uzakta bir
yerlerdeyim. Yolların getirdiği hüzünle savruluyorum. Kendimi toplamaktan bıktım.
Koleksiyon olarak kendimi topluyorum. Hiç beklenmedik yerlerde bir parçamı
buluyorum. Nasıl kaybettiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Olmuyor;
hatırlayamıyorum, yapamıyorum. Kaybetmekten usandım. Hem de fazlasıyla.
Defalarca yenilmekten; yara almaktan bıktım. Bu yaralar çok ağır, taşıyamıyorum.
Bazıları çok fazla acı veriyor. Derinlerde. Saklıyorum herkesten. Bazen ben
bile unutuyorum. Sonra bir şarkı çalıyor veya bir fotoğraf karesi canlanıyor
aklımın kuytularında; yaram aklıma geliyor, acı veriyor. İğrenç bir durum bu.
Katlanamıyorum. İntiharlar biriktiriyorum. Kayboluyorlar. Üzülüyorum. Ben günün
belli saatleri fazlasıyla hüzünlü oluyorum. Genelde gece yarısından sonra.
Hüzün büyüyor. Kocaman oluyor. Bazen karşıma oturuyor. Bazen içimde bir
yerlerde kördüğüm oluyor. Anlam veremiyorum. Hüznüm benim mirasım. Ben
gömleğimi hüznüme asarım. Bazen hüznümü gökyüzüne ısmarlıyorum. Griye çalıyor
gökyüzü. Gri gökyüzünün hüzünlü yüzüdür. Süreya’dan bir dize okuyorum,
gökyüzünün hüzünlü yüzüne makyaj niyetine. Canım acıyor. Yine de yapıyorum
bunu. Her satırı farklı bir anıya çıkıyor. Bir şiir okuyorum sana, olmadık
yerimden vuruyor beni. Şiire inanırım ben. Hem de fazlasıyla. İyi değilim ben.
Hiç olamadım. İyi olmak nedir bilmiyorum. Belki yolculuklar iyi hissettiriyordur.
Bilmiyorum. Kedere rastlıyorum, sana gelirken. Yakamı bırakmıyor.
Kurtulamıyorum. Mecbur yoluma yoldaş yapıyorum onu da. Sen ve gözlerin çok
güzelsiniz. Araya girme dur. Bazen düşünüyorum bu saatlerin mutlulukta bir
derdi mi var diye? Ne zaman mutlu olsam saatler olması gerektiğinde daha hızlı
akıyor. Ne zaman mutsuz olsam, saatler, günler, haftalar, aylar hiç geçmiyor.
Hele geceleri bastırıyor kasvet. Bir şarkı çalıyorum. Pencereyi açıyorum.
Rüzgâr vuruyor şakaklarıma. Rahatlıyorum. Bunu sık sık yapıyorum. Elimden
fazlası gelmiyor. Yazmak güzel eylem. Yazıyorum. Düzenli olarak yazıyorum.
Sürekli yazıyorum. Yoksa öleceğim. Biliyorum. Sen bana bakma. Ben yine sahipsiz
acıların dilinden birkaç satır karalıyorum. Onların dilinden anlamak gerek.
Anlıyor musun? Emin değilim. Rüyalarım gitgide yok oluyor. Fark ediyorum.
Kâbuslarım artıyor. Bu hiç iyi değil. Karanlığa karışıyorum. Kendime yurt
edinmişim karanlığı. Kimseler yok burada. Yalnızlıktan yutkunamıyorum. Kesik
kesik nefes alıyorum. Gecenin kör karanlığına doğru ölümün sesi yankılanıyor.
İçim ürperiyor. Ses iyice artıyor. Bir süre sonra sese eşlik ediyorum.
Yoruluyorum. Oturuyorum bir kenara. Bekliyorum. Beklemeye devam ediyorum.
Saatler geçiyor. İnsanlar geçiyor. Bekliyorum. Her şey değişiyor. Ben kalıyorum.
Ben bir kenara oturmuş bekliyorum. Bilmiyorum. Ben yine hiçbir şey bilmiyorum. Sadece
bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)