23 Nisan 2015 Perşembe

şiir olamayan dizeler topluluğu

herkes taşıyabileceği yükü omuzlanır,
omuzlarında yapış yapış bir yükün ağırlığı.
ağırlığın kararlılığı,
altında ezildikçe döner durur gecenin karanlığı.
bir adam;
kararmış günahların ucunda bekler durup,
kurur gider ya elbet, gerçekleşmezse hiçbir umut.

ancak iki dünya arasında tamamlanır sözler,
ve bir anlam ifade eder; tutku ve hüzün.
oysa kim şahit olmuş, bir menekşenin kokusuna.
tüm güzelliklerin arasında,
arayıp da bulamadığın bir bulantı gibi aklından,
kayıp giden bir göl resmidir;
şimdi ulaşamadığın doruklar.

soğuk bir titreme gibi dudaklarına yerleştirdiğin
sigaran,
ve parmak uçlarında başlattığın lirikal bir savaş
zaman zaman.
beklediğim.

ki biz öyleyiz geçip giderken birbirimizden
rüzgardan paralanmış,
kuş çığlıklarına maruz kalmış,
bir akarsunun yardımıyla başımızı dik tutup
yürürken tanrının elleri arasından
uzaklaşıyoruz ve başıboş bırakılmış,
bir rüyanın haykırışlarında buluyoruz
kendimizi, geçip giderken birbirimizden.

gerçekten bu kadar kırılgan mıyız?
ve bu kadar korkan iki dudağa mı sahibiz?
yeryüzünün faniliği üzerinde bizi,
selamlayan kaderin görüntüsü karşısında,
bu kadar erken mi havlu atıyoruz,
köklerinden bu kadar mı erken kopuyor umut tohumlarımız?

eyvah! nerdeyiz? derken hep daha ileriyi-
hayal etmenin ve bir uçurtmanın,
gökyüzünde kayboluşuna tanık olmanın verdiği,
hisse korkulu gözlerle bakarken bile,
bulunduğumuz yerin uzağında olmak istiyoruz,
gülüşlerin uzağında koşturuyoruz ve yoruluyoruz.

23 Şubat 2015 Pazartesi

sessizliğin derin öyküsü

her şey çok belirsiz.

bir akşam vakti eve girdiğimde yüzüme vuran o, yıllanmış yalnızlık. odamın içerisine sinmiş, yalnızlık. oysa hala ilk gün ki gibi taze ve hüzünlü. yalnızlık hüzünlü ve taze, yıllardır. oysa odama hiç böyle girmemiştim, yıllardır.

ben bir kırlangıcım, benim annem ölmüş az önce; ağlasam ben de ölürüm ya.

bir dakika. ne oldu şimdi? odamın duvarları uzuyor; hüznüm gibi. dokunsan ağlarım ya, hoş dokunmuyorsun da. bu neydi şimdi? kim var odada? sessizlik. biraz sessizlik. kırlangıçlar ölür mü bir anda? kim var orada?

şu yeryüzünde bir yer kaplıyorsam, senin yüzünden. her şeyin ötesinde. şu yeryüzünde bir hacme eşdeğerse bedenim, ellerim kollarım, parmaklarım; şu sigarayı tutan parmaklarım. (sigara yaktım)

-derin bir nefes çektim. (öksürdüm)

sahte bir hayat yaşamaktansa, karanlıkta oturup uzaklarda bir yerlerde benim için parıldayan bir yıldızı bekleyebilirim. bu sorun değil. bazen gözlerimi açıp kapattığımda, karanlıktan çok bir şeyleri görme arzusu taşıyorum şu günlerde. bazen küçük bir kız çocuğu görüyorum kalabalığın içinde; saçları örülü, elinde bir bebekle. genelde bu manzara korku filmlerinde olur ama bu beni hiç korkutmaz. neden bilmiyorum. 

-sigarayı söndürdüm. kül tablasında birkaç sigaralık yer kalmıştı.

bazen otobüs duraklarında bekliyorum. insanlar beni fark etmiyor. insanlar o kadar kalabalık ki beni hiç fark etmiyor. o an cebimden bir sigara çıkarıp yakıyorum, dumanı içime çekip dışarı veriyorum. sigaradan rahatsız olan insanlar dönüp bana ters ters bakıyor. bu durumun beni sinir etmesi gerekirken insanların beni fark edebildiğini anlıyorum.

-insanların beni fark edebilmesi için illa onlara zarar mı vermem gerekiyor?

hiç ses yok. istediğim boş sesler korosu değil. hiç ses yok. kafamın içi odamdan daha gürültülü. sesler duyuyorum. kafamın içinde beni tedirgin eden sesler. bir anlam vermek istemiyorum, hoş istesem de veremiyorum. garip bir duru... kim var orada? hiç ses yok. (öksürdüm) hala hayattayım, hayatta olmaya devam ediyorum. bu durumdan şikayetçi değilim lakin hayatın neresinden tutsam elimde kaldı. kime içimi açsam tavsiyelerde bulundu. oysa ben kimseden tavsiye beklemiyordum. göğüs kafesimi biraz aralayıp yüreğimin ferahlamasını istedim ama onlar sürekli bir neden bulup göğüs kafesimi kapatmaya çalıştı. göğüs kafesimi parçalamaya çalışıyordu gerçekliğin parıltısı. lakin gerçekliğin parıltısı beni kör edebilirdi. aydınlığı sevmiyor değilim ama insanların bunu benim düşünmediğimi zanneder gibi yapması beni deli ediyordu.

-ayağa kalktım, perdeyi kapattım.

insanlar beni görmesini istemediğimden değil, sadece böyle seviyorum. keşke insanlar bunu kolayca idrak edebilse. o zaman sokakta yeşeren birkaç çiçeğin daha güzelliğinin farkında olabilirdik. ne kadar masum bir istek oysa. bir dakika. hiç ses yok.

(insanlar bana sürekli mutsuzsun diyor. yalan değil, kabul ediyorum.)

-ediyorum. -ben de. -sen kimsin? kim var orada.

hiç ses yok.

sigaram bitti. birazdan ben de biterim. sonra yeniden başlamak istesem de aslında aynı yerde olduğumu fark ederim. istemediğim bir durumun farkındalığına sahip olmanın verdiği sorumluluk beni berbat hissettiriyor.

sürekli içimdeki boşluğu bir şekilde tamamlamaya ya da bir şeylerle onu daha da yaşanılabilir kılmaya çalıştım. fakat fark ettim ki kelimelere tutundukça; onlardan cümleler, paragraflar oluşturup sayfalara döktükçe içimdeki boşluğu derinleştirmiş, onu iyice dipsiz bir kuyuya dönüştürmüşüm. şimdi durup düşünüyorum da başladığım yerden çok daha kötü bir yerdeyim. böyle olsun gerçekten istemezdim. böyle yaşamak zor bir bakıma. ama intihara meyilli olmanın verdiği sessizliğe sitemkar değilim. sadece tedirginim. (ayağa kalkıp üzerimi düzelttim)

o kadar yalnızım ki; bazen kendimi küllükte unutulmuş sigara gibi hissediyorum. ne kimsenin içinde bir yer bulabiliyorum ne de külümü dökebiliyorum. ne bir eksiğim ne bir fazlayım ama tam olarak da hissedemiyorum. bering denizinin karşısına geçip seyretmeyi değil de ortasında boğulmayı yeğlerim.

-alaskayı öylesine özlüyorum ki. bunu bilemezsiniz.

kalbim sürekli bir şeylerin özlemini çekiyor ama bunlara bir o kadar da yabancıyım. (hiç ses yok)

bir şeyi görebilmek içine illa ona bakmak mı gerekiyor? ben bu duvara bakarken ötesini göremiyorsam ne anlamı var gözlerimin? zaten gözlerim gözlerine uzanamayacak hiçbir zaman. bunun varlığı beni süründürüyor. (öksürdüm)

hiç ses yok. odamın içi o kadar sessiz ki. çıldırmak üzereyim. bir veda metni değil bu lakin belki de birkaç satır sonra dünya yıkılabilir.

-biri beni fark etsin artık. kendimi kaybetmek üzereyim.

ben kötü bir adam mıyım? sakallarımı uzatıyorum birkaç aydır, oysa sırf sen dokun diye. sen dokunmuyorsun. yalnızlığımın sonsuzluğu beni derin bir ıstırabın içerisine sürüklüyor. odanın içerisi çok soğuk. hiç ses yok. sessizlik ve soğuk, bedenime nüfuz ediyor. biliyorum yol bitmez, şiirler bitmez lakin ben bitiyorum.

...

...

hiç ses... kim var orada?

22 Ocak 2015 Perşembe

sarsıntı

Şimdi her şeyi başlattığım o ana döndüm. O ilk hissizliğime kapıyı açtığım ana. Kendimi bir çırpıda ardımda bıraktığım ve artık sorgulamaktan vazgeçtiğim. Her şeyin bir yanılgıdan ibaret olduğunu kendime inandırdığım ve inanmanın en büyük kötülük olduğuna kanaat getirdiğim ana. Kendimle çelişmekten hiç bu kadar yorulmamıştım. Güçlü olmaya çalışmaktan hiç bu kadar yorulmamıştım. Umursamaz davranmanın o ezici üstünlüğüne kendimi o kadar kolay kaptırmıştım ki tanrının beni daha nelerle sınayabileceğini düşünmemiştim. Kendimi hiç bu kadar dağılmış hissetmemiştim. Parçalarımın parçalandığını gözlerimle gördüm. Gerçeklik hiç bu kadar yakmamıştı canımı. Vahşi bir at gibi ufka koşmaktan yorulmak bilmezdim. Şimdi özgürlüğüme dâhil olmaktan çekinmeyen birinin beni kendisiyle sınaması beni deli gibi korkutuyor. Korkunun bedenimi bu denli esir alıp tüm hücrelerime soğuk duş etkisi yaratabileceğinin farkına varmak hiç bu kadar sarsmamıştı beni. Sarsılmaktan başım değil varoluşum ters köşe olmuştu. Yıllarımı verdiğim basmakalıp yaradılışımı bir anda tuzla buz eden bu durumun geleceğini hiç hesap etmemiştim. Ben bunları hiç düşünmemiştim. Düşünmekten öte kaybolmaktan yorulmayan biriydim. Şimdi kaybetmekten korkan bir aptala dönüşmekten çekiniyorum. Oysa her şeyi başlattığım o ana dönmenin üzerimde oluşturacağı baskıya karşı koyamayacak gibi hissediyorum. Hissizliğimin sonsuzluğuna bir sigara yakmaktan daha güzel bir şey yokken, beni yıkan bu hissin karşısına bile geçemiyordum.

Kaybetmek; bir kelime, bir eylem.
Kaybetmek; birkaç kere, aynı yerinden.


Oysa bir insanı on dört yerinden bıçaklayabilen bir yokluğun arka planında yatan tüm hüzünlerin simasına aşinaydım. Zamanında maruz kalmaktan korktuğun bütün duyguların şimdi özlemini çekmekten öte acısını parmak uçlarında hissederken kalem tutmanın nasıl zor olduğunu bilemezsin. Şimdi bir kalemi ortadan ikiye kırmak kolay olansa ben parmak uçlarımı kazımak isterdim. Lakin lirikal birkaç cümleye gebe kalacaksa parmaklarım, bu olasılığın ağırlığı altında kalamam; bunun yerine ellerine paralel uzanmak isterim. Parmak uçlarını kazıtmanın nasıl bir anlama denk geldiği üzerine kafa yorarsak şayet benliğine gölge düşürmek değil de hatıraların üzerine bir çizik atmaktır; diyebilirdim. Seni bir başkasına değil de kendine uzak hissettiren mesafelerin derinliğine uzansan ellerinle; dokunabilir misin? Bir başkasına çıkmasını beklediğin bütün yolların sonunda kendini kaybetmenin çaresizliği bir gölge gibi düşüyorsa üzerine, yaktığın her sigara kendini arayıştır belki de. 

2 Aralık 2014 Salı

arayış

öyle uzun hikayeler dinlemişiz ki sanki, ne zaman bir hikayeye kahraman olacak bir konuma gelsek, sonunu yaşamadan tahmin ederiz. sanki bir köprünün başından sonuna yürüsek, sonundan başına yürümüş gibi hissedeceğiz. bir yabancının uzattığı sigarayı yaktıktan sonra, her şeyin başladığı o anı düşünüp bütün köprüleri yakmaktan daha feci bir şey yapamazdık oysa. oysa köprüden tek başına geçmektense, köprüden hiç geçmemek daha mı iyidir? şimdi durup düşünmekten başka bir şey gelmiyorsa elimden, durmaktan başka ne yapabilirdim ki? kararsızlığın karşısına geçip bir sigara yakarak hayata küfür edebilirdim. bunu yapmaktansa hayatı hiçe saymak da geçmiyor değildi içimden. bu diyarların bir uzunluğu varsa yeryüzünde, oraları yürüyerek geçmedikten sonra ne anlamı kalırdı? bir şarkının en güzel kısmına eşlik etmesek, şarkıya saygısızlık etmiş olur muyduk? peki ya sen beni görmezden gelerek şu yeryüzünde beni soyutlamış mı oluyorsun? biliyorum senden geçmek kolay değil lakin senden geçmek isteyen kim? dağılmış saçlarından, parmak uçlarından veya göğüs kafesinden uzaklaşmak isteyen kim? yağmur yağıyorsa şu an yağan yağmura karışıp bir anlam kazanmak isterdim şayet saçlarına dokunabiliyorsa tanelerim. gecenin tam ortasında durup kentin yalnızlığına karşı bir şiir okurdum, kendi yalnızlığımı unutmak için. her şiirin sonunda tökezlerdim. bakışlarına maruz kalmak isterdim. içinden geldiği gibi olan bütün davranışlarına dokunmak isterdim. peki ya karşımda dururken suretin, dokunamamanın verdiği acıya eş değer midir diğer acılar? seni sevmenin sonsuz denizinde sürekli kulaç atıp yorulmaktansa, yokluğunun bataklığında çırpınmamak daha mı iyidir? şimdi her şeyi bırakıp karanlığın içinde oturuyorum yere ve soruyorum kendime, tezer özlü okuduktan sonra nasıl aynı kalabilirdim ki? ne kadar parçalanmış yanım varsa alın gidin artık. ne kadar mutluluğum kalmışsa iç cebimde alın gidin artık. hepsi sizin olsun. kurtarılmak değil derdim, bir bakıma kendime kalmak isterken kendimi de aramaktan yoruldum ve kendimi de nerede unuttuğumdan bir haber dolanıyorum öyle şehrin boş sokaklarında. belki de kan pompalamaktan başka bir işe yaramayan kalplerinizden kaçıyorumdur. o soğuk ve bir o kadar da adi kalplerinizden. kaçışlarımın hiçbirine bir isim vermedim. verseydim şayet yeni bir acı doğurmuş olurdum. yeni bir acı daha ve yeni bir acıya daha gebe kalırdım sonra. şimdi size sormaktan öte, yakınıyorum; karanlıkta oturup size uzanan bir eli beklemenin ne anlam ifade ettiğini bilemezsiniz. gıcırdayan bir kapının sesine hasret kalmanın ne demek olduğunu anlayamazsınız, kapının önünde durup anahtarınızı aramaktan başka bir çareniz yoksa. ellerimin sigaramı yakmaktan ve kalem tutmaktan başka bir yeteneği kalmamışsa suçlusu ellerindir. kusura bakma bunu söylemek zorundaydım. çünkü ben bu dünyada başkasının elleri nasıl tutulur bilmiyorum. göğüs kafesime baskı yapan tüm çaresizliklerin üzerine bir sigara yakmaktan başka bir çarem kalmamışsa, o sigarayı seninle beraber yakmak isterim. her şey öyle garip bir hal alıyordu ve almaya da devam ediyordu ki ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. öyleyse durup düşünmek mi yoksa bunca acıdan sonra ne olacaksa olsun diye yaşamak mı daha iyidir? sabahları uyanıp geceyi beklemenin üzüntüsünü hep yaşarım. sabahların o anlamsız aydınlığına hiç alışamadım ben. belki de ruhumun aradığı şey karanlıktır. mezarlıkta ıslık çalarak kendini arayan bir adam oldum. ölülerin ayaklanması bekliyormuş gibi. aralarından kendini seçmek istiyormuş gibi. bunu öylesine arzuluyordum ki bir bakıma hayatta olduğuma bir kanıt arıyormuş gibiydim. kendini orada bulmak mı çare yoksa aramayı bırakmak mı? emin değildim. aynanın karşısında yabancı hissetmek gibi. geri dönmek isterken yolunu kaybetmiş gibi. ne zaman kendimi bir cümlenin altına yatırmak istesem sürekli hüznüm göze çarpıyor. öylesine yalnız bir adam hayal edin ki; sürekli yanlış anlaşılmaktan doğru olmayı unutmuş gibi. bunun ne demek olduğunu yeryüzünde açıklayacak bir insan evladı yoktur. doğmamıştır. doğsa bile bunun ne anlama geldiğini anladıktan sonra, o ağırlığın altında ezilip terk etmiştir kendisini. şimdi gözlerinde biriktirdiğin uçurumlardan atlarken hayal ediyorum kendimi. buraları çabucak geçelim sevgilim. sigaram bitiyor. karanlık çoğalıyor. son bir defa daha içimi döküyorum. dönüp durmaktan, düşüp kalkmaktan, inanıp parçalanmaktan, arayıp kaybolmaktan, sevip yok olmaktan çok sıkıldım artık. evet, bu sefer bu yolda epey yürüdük. yoruldum ben de. artık bir kenara çekilip dinlenme vakti. eyvallah.

17 Kasım 2014 Pazartesi

kamu spotu tadında özür mahiyetinde

Hepinizden teker teker özür dilerim uzun bir süredir burada sizlerin okuyacağı bir şeyler paylaşmıyorum, paylaşamadığımdan değil elbet elimde bir sürü malzeme var ama paylaşmıyorum. Bir kitap dosyası ile 2 ay gibi bir süredir yayın evlerinden haber bekliyorum. O yüzden buraya bir şeyler bırakmıyorum. 

Hepinize eyvallah.

25 Temmuz 2014 Cuma

eylülü beklemek

bana pek gülmüyor hayat, sen gül. gül, yüzünde baharlar topla bana. gül, deniz çıldırsın. bu karanlıkta yol göster bana. gül ve bu hayata tutunmam için bir sebep daha yarat bana. bildiğim bütün şiirleri unutturuyorsa yüzün, gülümse. yoksa bütün çiçekler solacak biliyorum. dudaklarında patlayan bir fırtına gibi. beni üzen ne varsa al götür içimden. şayet şu dünyada birkaç parça güzellik kalmışsa, hepsine senin yanında maruz kalmak isterim. bitmeyen bir zamanda, lanet bir sabahın gelmediği o gece vaktinde, gül ve beni yalnız bırakma.

uzun süredir bir kenarda beklemekteyim. bu süre zarfında sonsuz kez kırıldım. sonsuz kez toparlanmaya çalıştım. her seferinde aynı yerimden kanadım. aynı yerimden daha çok kanadım. acı varmış her daim. anladım. ne yazık, alıştım. alışmak bütün eylemleri bir bir çarmıha geriyormuş. anladım. 

düşerken tut beni. severken öp. üşürken sar. ama üzme artık beni. elimde kalan birtakım anların doğurduğu hüzünden fazlası değil. isterdim ki gözlerinin güzelliği göğsüme dolsun. lakin ne kadar mutsuzluk varsa boğazımda düğümlenmiş. göğüs kafesime baskı yapan birçok acı var. ölümün dizlerine uzanmış gibiyim. sanki varlığım bir yanılsamadan ibaret. kimse görmüyor. yüreğimden ölü kuşlar çıkarıyorum her sabah. bu, kentin kalabalığına karışmak gibi bir şey değil ve yalnızlığına boğulmaktan daha farklı. kendi içimde ayrılıyorum. dağılıyorum. hüzne karışıp göğe yükseliyorum. yağmur olup yeryüzüne yağıyorum. artık ayağımdan tutup da bataklığa çekmeyin. daraldım. bu bir istek değil. beklenti de denemez. umut etmeye gücüm de kalmadı. henüz adını koyamadım. belki bir gün bunun da literatürde bir anlamı olur. çünkü anlamsızlığım bir dağ gibi. alaska'yı yaşayabilirim.

ah şu ellerim, nasıl da hasret ellerine. bundan daha da ileri gitmeyeceğim bu sefer. ve hiçbir zaman da anlamayacağım; nasıl bir gerekliliktir, gitmek. bu konulara fazla girmek de istemiyorum, yaralarım ayaklanacak yoksa. oysa çürüyen bir şeyler var bu odada. tut ki mutluluğumdur. tut ki ruhumdur. neden uzak bu kadar cennet? uçurumlara yakınlığım yüzündendir. tanrım falsolu bir ıstırap yarattım bu paragrafta. umarım okurken kafan karışmamıştır. çünkü böyle olsun istedim.

saat 02:09 ve yalnızlığım kendini hatırlatıyor. çünkü yalnızlığım gıcırdayan bir yatak gibi her gece rahatsız etmeye başlıyor beni. durması için ısrar etmiyorum. durmayacağını biliyorum. o yüzden ben kalemi bırakıyorum artık kenara. affola yazdığım birkaç cümleyle kalbini kırdıysam. ama bir kalbin olduğunu hatırlatmak istedim sana. bunu da bir dipnot olarak geçiyorum buraya. arka fonda "damien rice" çalsınlar. ricamdır. söyle kırmasınlar.