"bir an gözlerimi kapattığımda siman aklıma gelmeyecek diye çok panik oluyorum. korkumun göğüs kafesimi çatlattığını hissediyorum." diye başlıyor sevda kitabım. günaydın gece. sana da merhaba karanlığın ortasına çakılıp durmuş hasret parçası. seni bir yerden tanıyorum. ama çıkaramıyorum. (-içimden) ilerleyen sigaralarda hatırlatırsın elbet kendini. her zaman böyle olur. düzenli hüzünlerim var benim. her ay ödenmesi gereken faturalar gibi. ama benimkisi günlük. gün içerisinde dinlediğim şarkıların, okuduğum satırların, baktığım eski fotoğraf karelerinin; gece olunca hüznünü çekerim ben. birkaç defa yüreğime dilekçe yazdım lakin ohal ilan edilmiş, şu an yüreğinizde hiçbir savcı bulunmuyor dediler. inandım. ne yapabilirdim? bir sigara daha yakabilirdim. ama ciğerim zaten epey bir karışmış. olmuyor işte. yapamıyorum. size de gelmiyor mu bazen böyle bir hissiyat? her yer günlük güneşlik, önünde upuzun bir yol var çiçekli, gökyüzü mavi, ilerde de deniz var oldukça güzel; lakin senin adımını attığın yer griye çalıyor. içimde öyle bir hüzün taşıyorum ki sanki benimle beraber temas ettiğim her şeyin tadını kaçırıyorum. bu hayata ayak uyduramıyorum. lakin beceremediğimden değil. yanlış anlamayın, isterseniz anlayın. hayat üzerime oturmuyor, çünkü vücudumun yüzde seksen sekizi katran geri kalanı da boşluk. bağzı metalar artık vücudumda yer edine edine bir organ görevi görmeye başladığından onların kapladığı yeri gereklilik olarak gösteriyoruz. farzı misal tütün gibi; acı gibi, sezen aksu şarkısı gibi bir acı. mesela işte. rahmetli kemal sunal ağbi gülmüyormuş gibi. öyle bir şey işte. biraz duralım. buraya nasıl geldik hatırlamıyorum. sonbahar geliyor bu arada. biraz bunun için sevinçliyim. eylül geliyor. bu kasıp kavuran yaz sıcaklarına el sallayacağız artık. zaten yokluğun bu sıcaklarda hiç çekilmiyor. sen bunu nereden bileceksin elbette. sen benim yokluğum nedir bilmezsin; varlığıma aşinalık kazandığından da şüpheliyim. en az dünyadan şüphe duyduğum kadar. ama suçlusu ben değilim. senin duvarında asılı bir resim değil, pencerene görünen dört mevsim olmak isterdim. yüzüne vuran sabahın ilk ışıkları olmak isterdim. saçların dokunan bir akşam esintisi olmak isterdim. sana bir şekilde dahil olmak isterdim şu yeryüzünde. ama. öyle üzülüyorum ki; bana sırtımdan bile daha uzaksın. aramızdaki mesafeler fizik kurallarını yıkıp geçiyor. buna dayanamıyorum. mesafeler öyle katlanılmaz ki; seni özlüyor mu yoksa unutuyor mu bilemiyorsun. delirtir adamı; göğüs kafesine bir kanca gibi takılır. paramparça eder. içinde seni canlı tutan ne varsa. hayatım boyunca hiçbir zaman hiçbir şeyi tam olarak hissedemeyecekmişim gibi. birkaç parçası eksik bir yapboz gibiyim. solum delik deşik. insanların sahte yüzlerinden çok sıkıldım. bunların hepsi bir yana, eksik kalmış bir şeyler var. yeri asla dolmayacak bir boşluk bu. öylesine bir boşluk değil ama. gözyaşlarınla dolduramazsın mesela bu boşluğu. yokluğunla açtığın bu boşluğu artık varlığınla dolduramazsın. işte olay bundan ibaret aslında. çünkü bu boşluk günbegün genişliyor. ve ben de günbegün kayboluyorum bu boşluğun içinde. birkaç hatıran kaldı zaten; yaralarıma yama diye sarmaladığım; çalıştığım bunun için, seni barındıran hatıralar. lakin o işler de öyle olmuyor. yakıyor içimi. akılda kalan hatıralar, kaldıkları yeri küle çevirmeden başka bir rüzgara kapılmazlar. bu işin doğası böyledir, elbet yanarsın. ne bir eksik ne bir fazla, yeterince kaybettik. yetmedi mi? biter mi bir gün dertler? bir gün. biz de sağımıza solumuza defalarca bakmadan inanabilir miyiz olan güzel şeylere. tereddüt etmeden uzatabilir miyiz elimizi? sana. en çok sana. şu ellerimi tutsan artık, kurtulsam beni harap bitap eden hüznümden. yalnızlığımdan. al artık şu ellerimi. inan böyle bir yere varamayacağız. bağırmıyorum. anlaşmaya çalışıyorum. anla istiyorum artık beni. gör istiyorum beni. fark et beni. ben görünmez değilim, şu içimden geçirdiğim acılara bakar mısın? ben nasıl görünmez olabilirim. söylesene artık. neden biz olamıyoruz? şu yeryüzünde daha güzel ne olabilirdi ki? bir sigara hiç bitmeyebilirdi. ya da seni öpebilirdim. istediğim zaman. bundan daha güzel bir şey var mıdır? vardır. elbet vardır. o da senin beni öpmendir. birer sigara yakalım. arkamıza yaslanalım. biraz daha yolumuz kaldı. sonra dinleneceğiz. yorgun düşmüş kalplerimizi engin sularda yıkayacağız. bulutlara kafa tutan dağlarda nefeslendireceğiz. sonra o dağlardan aşağı koşan vahşi atların sırtına bırakıp hayatın ortasından geçeceğiz. ciğerlerinizi iyi bağlayın, belki de bir daha geri dönmeyeceğiz. çünkü atlar koşarken ölürler. belki biz de bir es vereceğiz, nefes nefese, belki biz de bir ses vereceğiz, nefes nefese, belki biz de hissedeceğiz yaşamanın ne olduğunu, o yüksek dağlardan engin denizlere koşan vahşi atlar gibi. renklerin içinden geçip, gökkuşağının üzerinde söndüreceğiz sigaralarımızı. bu arada neden bu kadar umursamazsın? o kadar yükseldim ki, şu an bir yıldıza tekme atıp hayallerinizi suya düşüresim var. çok mu güzel şeylerden konuştuk, çok mu güzel düşüncelere girdiniz. aptallık etmeyin. böyle şeyler ancak bu dünya hariç başka bir yerde olur.
geçecek olsa açılır mı iyice bir yara?
bitecek olsa yer edinir mi içinde iyice bir acı?
darmadağın bir halde oturdum sokağın başına. içtim. her dakika içtim. şişeleri devirdim gözlerimin önünde. gözlerim devrildi şişelerin camlarında. aradan dakikalar geçti. gökten bir yağmur damlası indi o anda. dokundu paslanmış ruhuma. griye döndü ve pis bir koku saldı etrafa. bunu ben de istemezdim. dudakların bir şarap sen bir şarapnelsin yüreğime batmış. ruhumu kanatan. bunu sen mi istedin? saçların dağılır; benim gibi. beni de toplar mısın, saçlarını topladığın gibi. bu sefer ki yıllar sürer belki. durabilir misin yüreğimde. ben duruyorum bir şarapnelle. sen durabilir misin? şimdi bir sigara çıkarıp yakma vakti paketten. bir sigara yaktım gece alev aldı. sokaklar duman duman dağılıyordu göğe doğru. ben tek kalıyordum, ruhum parçalanıyordu. sigaram bitiyordu, sokaklar azalıyordu, şişeler çoğalıyordu. bunu ben istemedim. sen istedin mi doğru söyle?
kalbim fotoğraf çekildikten sonra farklı noktalara dağılan bir grup gibi paramparça oluyor. gece vaktiydi, korkuyordum -kendimden-. tek bedende nefes alan iki ayrı kişi vardı içimde. tedirgindim, kafamın içinde volta atan düşüncelerin ağırlığı altında seni korumaktan yoruluyordum. tanrıya dönüp, "tanrım, var mı pek bu acının dahası, çünkü hiç eksik olmuyor hayatımdan elvedası." diye sitem ediyordum. beni dinliyordu, beni sevmiyordu çünkü senin varlığına yazdığım şiirlerin her biri kalbine bir ok gibi saplanıyordu. parmak uçlarımda başlayan bir sızı, kendimi kaybediyorum. bazen de düşünüyorum, genelde geceleri. bu dünyaya gelmiş ve seni tanımamış da olabilirdim, düşünsene ne büyük bir acıdır senin varlığından habersiz yaşamak. göğüs kafesime bir grilik yerleşiyor o an. içime yağmur yağıyor, gözlerimden taşıyor. kuytu bir köşede saklanıyorum öyle anlarda. kimse görmesin istiyorum.
daha fazla kanınıza girip, sizi yokuşlara sürmeyeceğim. ama yüreğinizi düğümlediğiniz insanların sözünün eri olup olmadığını sorgulayın. varsa arada bana da bir dal sigara bırakın. ikincisi için daha fazla kafa yormanız beni müteşekkir eder. birincisi ise sizi daha fazla yerle bir eder. hadi eyvallah. saat gece yarısı sıfır dört sıfır yedi. kaygılarımla.
7 Ağustos 2016 Pazar
2 Mayıs 2016 Pazartesi
göğüs kafesime bir umut astım çiviyle
birkaç şey üzerine konuşmak istiyorum. gürültü etmeyiniz. yasaktır. öncelikle sağlıklı bir hüzün doğurabilmemiz için gecenin koynuna, sessizlik yaratmamız gerekir. sonra yüreğimizi kafesinden sarkıtıp karanlığın içinde hasretlemeliyiz. birkaç dakika sonra katran dolu bir hüzne sahip olabiliriz. bu dipnotu verdikten sonra bir sigara yakıyorum. mentollü sigara içenler mentolünü patlatabilir, onlara da aramızda yer var merak etmesinler. nerede kalmıştık, evet; daha başlamamıştık doğru. ciğerime giden damarlarımı sıkıca bağlıyorum. kalbimi oda sıcaklığında vefasız insanların ulaşamayacağı bir yere konuşlandırıyorum. saçlarımı suratıma düşmesin diye arkadan topluyorum. bu işlemler hayatımdan birkaç dakika alıyor, ama umursamıyorum. bu eylemler size uzun gelirse eğer den den koyup benimle devam edebilirsiniz. sonuçta kimsenin kalbi kimsenin kalbinin umrunda değil. haksız mıyız? haklıysam da önemli değil. haklı olmanın haksız olmaktan bir farkı kalmadı zaten. herkes kendince bir bakıma haklı hissediyor haksızlığa maruz kaldığında. kamu spotu tadında atıştırmalıkları bir yudumla fondipleyip arkama yaslanıyorum. hüznümü yüreğimin ortasından çıkarıp komodinin üzerine bırakıyorum, rahat nefes alabilmek için. bunu her gece uyumadan önce yaparım, yoksa rahat uyuyamıyorum. bir türlü toparlayamadım. çünkü aklımın bahçelerinde yetişmiş kederleri uzun zamandır toplamadım. aklımın içinde yürürken epey güçlük yaşıyorum. yavaş yavaş toplamalıyım onları. evet bahsetmek istediğim ilk konu mutluluk galiba. galibadan öte bunun üzerine birkaç bir şey söylemek istiyorum, izniniz olursa albayım? ... albayım uyuyor galiba, sessiz olun. bilirsiniz bağzı alkoller bağzı hüzünlerin üzerine yalnız içilmezdi. bağzı sokaklardan da yalnız geçilmezdi. bağzı hatıralardan sonra. bazan içinde bulunduğun yeryüzünün ciddiyetini anlayabilmen için etrafta bir ölünün bulunması gerekir. ona bakıp kendini görmen gerekir. ama neden bu gereklilik olmadan da bunu yapamıyorlar? çünkü her şeyi bir o kadar komik ve umarsızca yaşayıp bu durumu aptalca bir düzenin içinde dönüp duran sivrisineklere benzetiyorsunuz. sonra kendinizi onların yerine koyup kapana kısılıp kaldığınız yalnızlık fanusundan çıkabilmek için mutluluğa kafa atıyorsunuz. kurtuluş yolunuz mutluluktan geçiyormuş gibi. alla alla. bak sen şu işe. kendinizi buna inandırıp mutluluğun peşinde sürükleniyorsunuz. sürekli mutluluğa kafa atıp yalnızlığınızdan dışarı çıkmaya çalışıyorsunuz. kaçırdığınız bir nokta var ki mutluluğun varlığının aklınızda halisünasyonlar oluşturması ile aslında bunun size zarar verdiğini fark etmiyorsunuz bile. yazık. camın varlığını fark etmelisiniz. mutluluk öldürür. fark etmelisiniz. zavallı insanlar, mutluluk peşinde canına kıyan zavallı insanlar. ne yazık fark ettiğinizde ölmüş olacaksınız. her şey için çok geç olacak. ben bunun üzerine bir sigara daha yakacağım. sonra dumanını üfleyeceğim. ama gökyüzü hep mavi kalacak. ben tek başıma ne yapabilirim ki. etrafta bu kadar mutlu olmak isteyen insan varken. benim sahip olduğum katran dolu bir ciğer yeryüzüne hüzün, gökyüzüne gri ekemez. sizin yerinize de sigara yakamaz daha fazla. artık kendinize bir çeki düzen verin ve dünya üzerinde kişi başına düşen hüzün hasılatından payınıza ne düşüyorsa çekin onu; kaçmayın. bir yere kadar birkaçınızın payını da ben sırtlanabilirim, ama bir yere kadar. benim ciğerlerim de bir yere kadar. her şey gibi benim yaşantım da bir yere kadar. albayım? ... albayım? ... hala uyuyor. yaşlılık işte. aklıma mukayyet olmalıyım. düşüncelerim beni tedirgin ediyor. kalkıp penceremi açtım. gidiş yolum doğruydu, kendime birkaç dal sigara daha fazla verdim. esiyor hava, hava kapalı, umutlar için bir darağacı, ortasında karanlığın, gürültüsü insanların, beynime vuruyor, mide bulantısı, aklım karışıyor, yere düşüyorum. artık güvendeyim. boktanlık ve daha boktansı bir alışkanlık bu dünya üzerinde ayakta durmak var ya. geçiyorum şimdi bizi yerle bir eden ne kadar insan varsa. yok mu ulan bu dünya üzerinde kalan birkaç parça güzel şey? soruyorum size? kaldı mı tanımaya değer insanlar? kaldı mı peşinde sürüklenmeye değer kadınlar? kalkın ayağa. direnelim. ne varsa kalmış geride bu katrandan, ne varsa bu yüreğinizin kıyısından akan, güzellik adına. öksürdüm. başım da döndü biraz. tutun beni bir dakika, düşerim şimdi yere. fazla yükseldim bir anda. bu dünyadan şüpheliyim. en fazla da kendimden. geçenlerde birisi bunu suratıma vurdu, "sana en çok zararı veren yine kendinsin" inandım. haklıydı, haklısın ama ne güzel değil mi dedim. ne yapıyorsam kendime, neslim tükeniyor; bana sahip çıkacağınıza bir de üzüyorsunuz. aynısını ejderhalara da yaptınız. ayıp. albayım? ... o da hala uyanmamış. ejderhalar da geri dönmedi. ben de gidersem arkamdan bakarsınız, sonra bir sigara yakarsınız. ama üzülmeyin. havai fişek patlatın cenazemde, ama kahrından gitti demeyi de unutmayın. vasiyetimdir. ciddiye alın. gerekirse resmi gazetede yayınlayın. neyse. bu sene leicester bile şampiyon olacak biz seninle hala kavuşamadık. yoruldum artık. dağılalım mı? dağılalım bence. etrafa daha fazla hüzün sıçratıp insanları rahatsız etmeyelim. önce yalnızlar ve meteliksizler çıksın daha sonra tek sıra halinde göğüs kafeslerimizi terk edelim. bu arada gece vakti beni odamda yalnız bırakmayan cağnım kamü ve lucky strike'a saygılarımı borç bilirim. hayde sağlıcakla kalın. kaygılarımla!
26 Nisan 2016 Salı
okuyun ve geçin; bir acı gibi içimden, ama ayak izlerinizi bırakmayın
puslu sokaklarda sürekleşen peşi sıra adımların vardığı bir yoldu
gecenin karanlığına benim sana varmayı beklediğim bir andı
karşı çıkamadığın bir güç çekip alamadığın bir hasret içinden
gecenin dördünden sabahın beşine kadar gördüğün bir rüyadan öte
bir şeydi ya hayat bizim inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey
ne varsa kırıp dökmek istediğin yeryüzünde seni sana uzak hissettiren
ve umudun kıyısında bile boğulacakmış gibi hissetmenin çaresizliği
dudaklarının kenarına sürekli paralel uzanmanın sitemkarlığı
kokunun varlığına aşina olup tadından bir haber nefes alıp vermek
gibi sıradan hislerin acısını parmak uçlarında yaşamaktan
başka bir şey değildi ya hayat inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey
yalnızlığımın yüreğimi delip geçtiği bir organizma
karanlığın ruhumun içinde derin bir ıstırap oluşturması
aklımın kuytularında volta atıp duran bir kadının ayak izleri
ciğerlerimin yeryüzünde tanıklık ettiği tek şey tütün
gibi materyal hüzünlerden oluşmuş bir yerdi ya hayat
inanmamak içi..
ne diyorduk şimdi, her şeyin son bulduğu noktadan sonra
belki yarın belki bir sonraki gün mü gelecekti o gün
sonrasında diye diye beklediğin o sonrası mı,
yoksa kurtuluş yolunu ararken aslında dönüp durduğun
o cam fanus mu hayat dedikleri yer bir türlü tutunamadığın?
seslendim arkasından "hey! buradayım ben" diyerek
döndü arkasına ve baktı; ileriye doğru
sonra yoluna devam etti
o gün hayatta bir yer kaplamadığımı öğrendim
saydam bir vücut idim, ama tek farkım
ben ışık değil acı geçiriyordum üzerimden
gecenin karanlığına benim sana varmayı beklediğim bir andı
karşı çıkamadığın bir güç çekip alamadığın bir hasret içinden
gecenin dördünden sabahın beşine kadar gördüğün bir rüyadan öte
bir şeydi ya hayat bizim inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey
ne varsa kırıp dökmek istediğin yeryüzünde seni sana uzak hissettiren
ve umudun kıyısında bile boğulacakmış gibi hissetmenin çaresizliği
dudaklarının kenarına sürekli paralel uzanmanın sitemkarlığı
kokunun varlığına aşina olup tadından bir haber nefes alıp vermek
gibi sıradan hislerin acısını parmak uçlarında yaşamaktan
başka bir şey değildi ya hayat inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey
yalnızlığımın yüreğimi delip geçtiği bir organizma
karanlığın ruhumun içinde derin bir ıstırap oluşturması
aklımın kuytularında volta atıp duran bir kadının ayak izleri
ciğerlerimin yeryüzünde tanıklık ettiği tek şey tütün
gibi materyal hüzünlerden oluşmuş bir yerdi ya hayat
inanmamak içi..
ne diyorduk şimdi, her şeyin son bulduğu noktadan sonra
belki yarın belki bir sonraki gün mü gelecekti o gün
sonrasında diye diye beklediğin o sonrası mı,
yoksa kurtuluş yolunu ararken aslında dönüp durduğun
o cam fanus mu hayat dedikleri yer bir türlü tutunamadığın?
seslendim arkasından "hey! buradayım ben" diyerek
döndü arkasına ve baktı; ileriye doğru
sonra yoluna devam etti
o gün hayatta bir yer kaplamadığımı öğrendim
saydam bir vücut idim, ama tek farkım
ben ışık değil acı geçiriyordum üzerimden
4 Şubat 2016 Perşembe
delirmedim
henüz delirmedim. sanmıyorum. vakit daha erken. öyle değil mi albayım? yani. daha hiçbir şey olmamışken. kendimi çok özlüyorum albayım. bu hayatta en çok kendimi çok özlüyorum. dağıldım çabucak. yine karıştı her şey. yine elimi yüzüme bulaştıracağım. yine darmadağın bir şeyler karalayacağım. aynı ben gibi. parça parça edeceğim kendimi. daha ne kadar parçalanabilirsin ki evladım? bir insan daha ne kadar parçalanabilirse o kadar parçalanacağım işte. devam edeceğim. belki böylece yok olabilirim. kendimi böyle azad edebilirim belki. ne dersiniz albayım? sizi de oğuz ağbi önerdi bana. kendime de bulaştırdım sizi özür dilerim. ama kimsem yoktu işte. ben de size sığındım. umarım rahatsız etmiyorumdur? ediyorsam da kusu... estağfurullah evladım. sen devam et. pekala albayım. nasıl isterseniz. ben daha önce hiç bu kadar kendimi kayboluyormuş gibi hissetmedim albayım. şimdi diyeceksiniz kaybolmanın azı çoğu mu var, ama bilmiyorum işte albayım. hayatta birden fazla his yok aslında. sadece iki tane var ve hangisine rastladığınla ilgili. ben galiba solgun olana rastladım. diğerini pek bilmem. yalan bilgi vermek istemiyorum. ama siz bilgilisiniz, bilirsiniz elbet. ben o kadar şey öğrenemedim hayattan albayım. beni aydınlatır mısınız biraz? ya da boşverin. daha fazla aklımı delirtmek istemiyorum. öğrendiklerim bana fazla bile geldi. daha doğrusu maruz kaldıklarım. çay koyuyorum kendime, bir bardak da size getiriyorum. olur. içimiz ısınsın. biraz da ellerimiz. bu hayatta en çok ellerimiz ısınsın. yoksa sigaraya düşüyoruz ya da çaya. kendimizi bırakıyoruz bunlarda. parça parça diyorduk albayım. parça parça olmakla paramparça olmak arasında sürekli gidip geliyorum. yanlış anlamayın, ne onu ne de diğerini yaşıyorum demek istemiyorum. paramparça olana kadar parçalanıyorum. sonra daha da parçalanıyorum. ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. ama henüz delirmedim albayım. sigarayı düzgün tarayabiliyorum hala. hatta saçlarımı bile düzgün sarıp yakabiliyorum hala. bir sorun yok. bir şekilde devam edebiliyorum. keşke böyle olmasaydı. işte bu yüzden kaybediyoruz albayım. artık her şeye; bir şekilde, az da olsa gibi kalıplarla yaklaşıp tamah ediyoruz. o kadar çok kırıldık ki bütünün neye benzediğini unuttuk. bizi bir şekilde, bir şeye inandıran en küçük anlara sahip çıkar olduk. oysa o sadece bir ekmek kırıntısıydı; ama bizim karnımızı doyuracakmış gibi hissettik. çünkü mutluluğun tadını unuttuk albayım. sokaklarda binlerce genç bu yüzden intihar ediyor işte. insanlar bu yüzden kendini balkonlardan aşağı atıveriyor. ben ikinci katta oturuyorum albayım. biz miyiz bunun suçlusu? biz mi istedik böyle olmasını? bizi hayatta bir başımıza bıraktılar albayım, en kötüsü cevapsız sorularla bıraktılar. bakın çayım da soğudu işte. sigaram da söndü. bana neden hala bir şey olmadı. ben de kenarda unutulmuş bir çay bardağı gibiydim albayım, bana neden bir şey olmadı? ben de küllükte unutulmuş bir sigara gibiydim ben neden sönüp gidemedim? söylesene albayım, bu içimden akan katran beni neden yok etmiyor artık? yoruldum albayım, çok yoruldum. dayanamıyorum artık. dayanacak bir an bulamıyorum. sığınacak bir anı yakalayamıyorum, tutamıyorum ellerimle; çünkü ellerim hiç boş kalmıyor sigaradan. neden böyle albayım? biz bu hale nasıl geldik demek istemiyorum lakin buna karşılık hayat böyle bir yer işte cevabını da vermek istemiyorum. kendimi kandırmak istemiyorum artık albayım. en azından kendime dürüst olayım şu yeryüzünde. birazcık da olsa buna hakkım yok mu albayım? insan kendine bile dürüst olamayacaksa şu yeryüzünde, ne anlamı kalır o zaman varoluşumuzun? haksız mıyım demek istemiyorum çünkü şu hayatta artık en son aradığım şey haklılık duygusudur. bir de onun peşinden koşup kendimi yoramam ben albayım. ne önemi kaldı ki zaten artık haklı olmanın. hak etmenin veya etmemenin. ben bu kadar acıyı hak ettim mi? oysa ki bunların olmasını ben istemedim. o gün; o öğle vaktinde, ben karşısına çıkmak istemedim onun. ben kitabımı okuyordum albayım. sonra kitabımı kenara bıraktım; ona başladım. keşke kendimi bir kenara bırakıp kitabıma devam etseydim. özür dilerim. bunları konuşmamam gerekiyordu. evet albayım. bir şey söyleyin bana? yeni bir kanun çıktı deyin mesela, konuyu değiştirin artık. düşmeye başladım, kafamı hüznümden kaldıramıyorum. derin nefes al evladım. hatta kalk. çaylar soğumuş onları dök yenisini koy. neden albayım? onlarda mı soğusun? daha kaç çay bizim yüzümüzden soğuyup gidecek böyle? daha kaç sigara kendi kendine sönüp gidecek albayım? bu hayatta neye dokunsak kıyısından köşesinden ziyan ediyoruz. sanki mutsuzluk yeni çağın cüzzamıymış albayım; bunu da insanoğluna biz bulaştırmışız. elimden gelse kesip atacağım ama damar kalbe çok yakınmış. doktorlar imkansız diyor. tıp daha o kadar ilerlememiş. bu ayıp da size yüzyıl yeter dedim, ama ben göremem. utanın dedim doktorlara. iyi demişsin evladım. sağolun albayım. öyle işte. sonra çıktım oradan geri döndüm evime. doktorlar da aynı şeyi yapmıştır diye düşünüyorum. siz gençken de bu kadar acı var mıydı albayım yoksa son yıllarda kişi başına düşen acı hissiyatında gözle görülen bir artış mı oldu? ben sanırsam birkaç kişinin payını da üzerime almışım. isteyerek yapmamışımdır. sanmam. şu yeryüzünde kul hakkına girmem albayım. günahtır. sakınırım. umarım bu yüzden günaha girmiyoruzdur. girmeyiz değil mi albayım? her neyse. ben çay koyayım. çünkü bu hayatta çay da olmasa kendi soğukluğumu nasıl gizlerdim bilmiyorum. canım yanıyor. söndüremiyorum. çünkü küllükte unutmuşum kendimi albayım. söndürün beni artık. ya da yeniden yakın. kendime geleyim. ama artık bir şeyler olsun. ben kötü biri değilim albayım. henüz delirmedim. bir şeyler için çabalıyorum. ama tırnaklarım kopuyormuş gibi hissediyorum. yaptığım en büyük kötülük çayımı soğutmak. onu da kendim için teselli ediyorum zaten. aramızda hallediyoruz. ama insanlarla aramızda geçen şeyleri halledemiyoruz. insanoğlu bir çay kadar anlayışlı olmayı bir türlü beceremedi albayım. buna da üzülüyorum. ama elimde değil. düzelmeyecek biliyorum. bir insanın insana ihtiyacı varken, en çok ihtiyaç duyduğu şeye anlayışsız olduğu bu dünyaya katlanmak çok zor. artık kitabımıza dönelim albayım. fazla ara verdik bu sefer. vakit daha erken. hadi kalkalım artık. eyvallah.
16 Ocak 2016 Cumartesi
saat anonsu
bunları neden yazdığımı bilmiyorum. saat sıfırbirkırkbeş ve hava olması gerektiği kadar karanlık. tam bu anda kalktım ayağa ve oturdum tekrar. kendimi sorgulamaya başladığımın farkındaydım. o kadar dolambaçlı yollara girmeye gerek yoktu. ayağa kalktığımda yapacak hiçbir şeyim yoktu ve dedim kendime; peki ya şu an ayakta durarak ne yapabilirim, sadece kendimi yorarım. o zaman otur yerine aptal herif. özür dilerim. kafam fazlasıyla karışık. aslında karışık değil de. ne bileyim işte. bunun üzerine de çok düşündüm. aslında insanların kafam karışık veyahut aklım çok dolu gibi cümleler sarf ettiğinde sadece tek bir soru sorup dururlar kendilerine ve buna cevap bulamazlar; bu yüzden cevapsız bir sorudan daha fazla karışıklık yaratacak bir şey yoktur bu dünyada. çünkü ne yapacağını bilemezsin ve ne yapacağını bilememek çaresizliktir. çaresizlik insana sigara yaktırır, sigara insana kendini yaktırır. ne dersin bunun adını ne koyalım şimdi? isimsiz bırakalım da belki başka bir çağda bunun adını koyan birkaç hüzünlü ejderha bulunur. halimi soracak olursanız gamdan ve kederden biraz da tütünden çıkamaz haldeyim. birazımı sorgulamanıza gerek yok, günde birkaç paket ve birkaç dal fazlası işte o kadar. bu yüzden diyorum sorgulamayın ki kederim sizi korkutmasın. o kadar da yorgun bir adam değilim. korkup kaçmayın. sadece beni hayata bağlayan hiçbir yaradılışın varlığını hissetmiyorum. o kadar. bunda büyütülecek bir şey yok. çünkü geriye benden kalan hiçbir şey yok. bilmem ki şimdi kendimi size nasıl düzgün yansıtsam. lafın gelişi işte. bunun için kendimi yoracak değilim. neyse. beni bir vefasız derdin içinde sallayıp bırakmışlar. ipimi de kendi boynuma bağlamışlar. saat sıfırbirellidört ve zaman biraz ağır ilerliyor gibi. ama olsun daha yeni başlıyoruz. neye? ölmeye amirim. neye olacak, gayrı safi ölüm hasılasından payımıza düşenin fazlasını sırtlanmaya. küllüğü uzatır mısın? tabii ki. eyvallah. müziğin sesini de aç biraz. sessizlik kulaklarımı sağır ediyor. sağır olursam seni duyamam, buna dayanabilir misin? evelallah. o ne demek amirim. neyse sen devam et ne anlatıyordun? bilmiyorum. ben de pek bilmiyorum bu aralar neyin üzerine uyandığımı ve uyuduğumu. bir gün gelecek ama. kıymetim bilinecek amirim. insanoğlu anlayacak ve diyecek kusurumuza bakma seni fark edemedik. ben o an sinirleneceğim. hayır. sinirlenmeyeceğim. biraz kızacağım sadece. ben diyeceğim, siz; siz diyeceğim onlara. neredeydiniz? nerede kaldınız demeyeceğim çünkü onları beklediğimi zannederler oysa ben onları beklemedim hiç. değil mi amirim. pekala. devam edelim. nerede kalmıştık? nerede kaldınız asıl siz nerede kaldınız, pardon, neredeydiniz? amirim biraz ara verelim çünkü parmak uçlarım titriyor ve bir sigara yakmalıyız. yoksa bu insanlığın sonunu getireceğiz vefasızlıklarını yüzlerine vurarak. haklısın. haklıyım. onlar da haklılar. evet. ama işte bir yolda giderken amirim arkana bakıp duramazsın. anlıyor musun beni? aynada sürekli çaresiz yüzüne maruz kalamazsın. yola bakmalısın yoksa bir uçurumdan aşağıya yuvarlanırsın amirim. toparlayamıyorum, ne kendimi ne de kederimi toplayamıyorum. her yer her yere girdi işte. şimdi nasıl çıkacağız bu kederli tablonun içinden. oysa bizi bir duvara assalar şu an duvarı nem değil gam yıkardı işte, o an yerle bir olur boyasını akıtırdı. çünkü duvarlar ağlayamazdı amirim. biz ağlayabilir miydik? ağladığımızı anlayabilir miydik? anlatabilir miydik ağladığımızı? anlatabilir miydi ağladığımız bizi? biz neyi anlayabildik ki amirim? bunu burada kesiyorum, yoksa bileklerimizi dikine keseceğiz elimizdeki kalın uçlu kalemle. evet. nefes alalım. derin değil kısa bir nefes. fazla derine inemeyiz yoksa boğuluruz. buna dayanamayız amirim. artık daha da derine inemeyiz. böyle giderse yeni bir katman keşfedeceğiz. sonra oraya da gelirler. bizi rahat bırakmazlar. kimler? onlar işte. bizi düşünmeyenler. yanımızdaymış gibi yapanlar. yapma böyle. neden yapmayayım. onların yaptığı gibi. onların yaptığını biz yapamayız. sigara bitti. ağır bir gece oldu gibi. kendimize mi gelsek artık? nerede kaldı ki? kim? gelirim demişti. ne zaman? yıllar önce. sen? yılmadan önce. hatırladığım bu kadar. sözleşmiştik. dedim ona amirim. ay gökyüzünde sen yeryüzünde belirirsin. iyi demişsin. ama fazla derine indik amirim. belki de bizi göremiyordur. suçlama kendini. böyle kurtulamazsın artık bazı hüzünlerinden, kendini suçlayarak kurtulamazsın. ne yapmalıyız? atlamalıyız. hayır. biz sadece düşeriz. en kötü düşüşümü hatırlıyorum amirim. o anı hatırlıyorum. yeryüzüne düşmüştüm. önce rahme sonra yeryüzüne. keşke daha sağlam tutunabilseydim. neye tutunabilseydin oğlum? boşluğa amirim. belirsizliğe amirim. keşke biraz daha derman olsaydı kollarımda. kandırdılar işte bizi. sonunda bunu da dedirttin bana. kandırdılar bizi amirim, güzel bir yer dediler. düşmelisin oraya dediler. dinlememeliydim. beni uyarmalıydın amirim. neden uyarmadın. neden yanımda değildin. ama. tamam. uzatmayalım bu yersiz münakaşayı. saat sıfırikiyirmibir amirim. ne yapacağız? bir şeyler daha anlat. anlatayım amirim. anlatayım. kimsenin olmadığı bir andı. her zamanki gibi. ben vardım. bir de kendim. ha bir de kendiliğim vardı amirim. siz yoktunuz. özlem vardı. biraz hasret. biraz da kül geriye kalan. karanlıktı. ışık yoktu. yalnızdım. elimden tutan olmadı. yanlışı seçmemiştim. yalnızı da oynamak istememiştim aslında. ama bir iftira gibi üzerime attılar sanki ve kendimi bundan temizleyemiyorum. amirim en kötüsü de ne biliyor musun? kahretsin, bununla yaşamaya alışıyorum. korkuyorum hiç silemeyeceğim bu illeti üzerimden. kendimi bir türlü temize çıkaramıyorum. adım çıksaydı keşke amirim, canım çıktı yine de inanmadılar bana. saklandım. kendi içime. kapandım bir boksör gibi. korktum. gardımı çok sağlam aldım. sonra baktım yıllar geçmiş. artık indiremiyorum gardımı, kollarım kitlenmiş. ellerim çözülmüyor, soğuktan. ben böyle olsun istememiştim. bir sigara olsaydım da sönüp gitseydim ama bir sigara bile olamıyorum. buna sigara yakıyorum. söndüremiyorum, kendimi görüyorum küllükte. kafamı çeviriyorum. boynum kırılıyor. yeni bir şey fark ediyorum. unutulmuşum. değersizmişim. ben aslında varken değil yokken değerliymişim. ben onlara elimi uzattığımda o elin hep havada kalacağını zannetmişler, sonra ellerimi göremeyince kollarımı koparma pahasına ellerimi geri istemişler. çözülmüyor amirim. yıllarım geçmiş kendimle. nasıl çözülsün şimdi. affedersiniz. hüznüm büyüdü bir anda. şuramda şişti durdu. devam edemeyeceğim. siz devam edin bundan sonrasına. oturun düşünün biraz. ben devam edemeyeceğim. amirim. eyvallah. bırak kalemi. saat sıfırikiotuzyedi.
19 Eylül 2015 Cumartesi
kırılmış kemiklerin sesi adına
şimdi birçok hissin varoluşuna inandıktan sonra bunların altında ezilip duran kemiklerin sesi adına birkaç kelam etmek istiyorum izninizle. acı dolu günlerin hatta haftaların, ayların ne yazıktır yılların getirdiği birikimle, keşke kırılsaydım demeyen lakin eğilip bükülmekten dik durmayı unutmuş gururlu kemiklerin sesi adına yazıyorum. herkesin kemiği kendi içinde kırılır ve acısını hissettirir göğüs kafesinde, sonra bekler durursun bu acıya aşinalık kazanmayı. ulan ne acıdır beklemek. bakın bu muazzam bir isyandır. insanın başka biri yüzünden kırılan bir kemiğinin iyileşmesini beklemesi ne acıdır be. kapat şimdi sevdaya açılan tüm pencerelerin önünü ve sigaranı yak azizim. bu saatten sonra biri gelip yüreğimde yangın çıkarmak istese anca uzanır sigaramı yakarım, öyle bir haldeyim. "öyle"nin altını çizmek isterim ve bana bu kelimenin altını çizdiren tüm hisleri oraya gömmek isterim. lakin gücüm yok amirim. ciğerime çektiğim dumanın hızıyla eşdeğer bir yok oluşa sahip olsunlar isterim o hislerin, lakin olmazlar. halimi kendime inandıramazken size nasıl anlatabilirim birkaç kelimeyle. sakallarıma sinen tütün kokusunda bulun beni ve görün halimi. ama üzülmeyin, çünkü ne karar verdiysem arkasındayım, ne kadar kanasa da her yerim pişman değilim. düştüm evet, ama onun için ayağa kalkmaya değmezdi zaten. oysa şimdi hasret ve kül kalır geride ve konuşurum yerli yersiz, affola. yar, yüreğime kan yağar da çekip alamam kendimi oradan; eğer başımı otururum yüreğimin kıyısına ve sigaramın son nefesini alır salarım kendimi kendi yüreğimden aşağıya. bu nasıl bir intihardır azizim? insan kendi yüreğinden düşer mi, bu nasıl bir acıdır ki sen kendini bu kadar derin bir ıstırabın içinde sürüklenirken bulursun, bulamazsın; bulmuş sanırsın ve yanılırsın. yanılgın elini ayağını kırar. çünkü yok artık gücün, kalmamış ellerinde bir derman. hüznüm keskindir ya kanattı yine gece gece gönlümü. yıllar geçti de bir kere arayıp bulamadın ya beni, zarar ziyan şu ömrüme. oysa ben nerede bıraktıysan beni hep oralarda attım voltamı ve orada söndürdüm sigaralarımı. arayıp bulsaydın bir izmarit tanesini, o seni yüreğime kadar yürütebilirdi. sen yürümedin, neden? tütünle harap bitap düşmüş bir ciğerin yoktu sen neden bu kadar erken yoruldun ki? evet, çok sigara içerim ama sen yorulma diye hep yan yana söndürdüm sigaralarımı. ulan ne kadar vefalı insanlar oluyoruz hayatımıza bir vefasız girdiğinde. duraksadım. bu gerçek ve ben ne diyeceğimi bilemedim çünkü acımdan sarsıldım ve kelimelerim dağıldı sağa sola. birkaç tanesi yüzüme çarptı sabahın ilk ışıkları gibi; yırttı suratımı, parçaladı tenimi. yalan dolan bir şey yoktu sen neden dolandın öyle kendi kendine? tamam. kaburgama yaptığım bu baskıya devam edemem artık dönerim acının köşesinden şimdi. sigaramı yakarım ve arkama yaslanırım. devrildim azizim. unuttum bir anlığına kendimi, yüreğimin ucunda olduğumu unuttum. ne gariptir azizim seni bu denli acının içine sürükleyen insanın simasını bir anlık aklına getirince her şeyin varlığı ters köşe oluyor içinde. anlamıyorsun ne olduğunu. bu böyle lakin ben artık böyle değilim. çünkü geçen zamanla geçirdim zamanımı hep ve bıraktım kendimi onları düşündüm. artık bir başkasının varlığı için kendimi yok edemezdim. bunu öğrendim. ne acı bunun mecburiyetine teslim ettim kendimi. bunu yaptım. yaralandık, yaralarla tamamlandık.
(derin bir nefes aldım)
harap bitaptık, zarar ziyandık; belki işe yaramazdık ve hep yalnız kaldık ama kendimiz olduk, başka biriymiş gibi davranmadık. çünkü olması gereken buydu ve hayatımıza giren insanlar bize bunu kanata kanata kanıtladı. her seferinde bu acı gerçeğin varlığına düşeceğimizi bile bile kendimizi yok sayıp yürüdük o yolu. acının üzerine doğru, vahşi bir at gibi yorulmadan. ve şimdi perişan bir halde sokağın köşesine oturup anladık, hiçbir şey değişmeyecekti. kim yürütürse yürütsün o yolu, geçip karşısına bakmadıktan sonra ayaklarının altına, kimse değiştiremeyecekti bu yolu. bak yine hatırladım ve yoruldum. biliyorum siz de yorgunsunuz. ama ben artık son defa eğdim başımı ve bıraktım her şeyi. çünkü biliyorum ve tekrar tekrar söylüyorum; seninle bir yola çıkılmaz, seninle anca bir yolda karşılaşılır. demekten yorulmadığım insanlar girdi ömrüme. kırıldı gönlüm fazlasıyla. üç kelime, dört kelime. üç harf, dört harf. her şekilde kanatabilirim yaranızı, çünkü lanet olası gerçek bu azizim. bunu biliyorsun ve değiştiremiyorsun. değiştiremediğine yandığın en acı şeyse zaman. bir dakikalığına ara veriyorum şimdi. kemiklerimin ağrıdığını hissediyorum artık. ve burada bırakmak zorundayım, kusura bakmayın vesselam. eyvallah hepinize. ben bir sigara daha sarmaya gidiyorum şimdi.
(derin bir nefes aldım)
harap bitaptık, zarar ziyandık; belki işe yaramazdık ve hep yalnız kaldık ama kendimiz olduk, başka biriymiş gibi davranmadık. çünkü olması gereken buydu ve hayatımıza giren insanlar bize bunu kanata kanata kanıtladı. her seferinde bu acı gerçeğin varlığına düşeceğimizi bile bile kendimizi yok sayıp yürüdük o yolu. acının üzerine doğru, vahşi bir at gibi yorulmadan. ve şimdi perişan bir halde sokağın köşesine oturup anladık, hiçbir şey değişmeyecekti. kim yürütürse yürütsün o yolu, geçip karşısına bakmadıktan sonra ayaklarının altına, kimse değiştiremeyecekti bu yolu. bak yine hatırladım ve yoruldum. biliyorum siz de yorgunsunuz. ama ben artık son defa eğdim başımı ve bıraktım her şeyi. çünkü biliyorum ve tekrar tekrar söylüyorum; seninle bir yola çıkılmaz, seninle anca bir yolda karşılaşılır. demekten yorulmadığım insanlar girdi ömrüme. kırıldı gönlüm fazlasıyla. üç kelime, dört kelime. üç harf, dört harf. her şekilde kanatabilirim yaranızı, çünkü lanet olası gerçek bu azizim. bunu biliyorsun ve değiştiremiyorsun. değiştiremediğine yandığın en acı şeyse zaman. bir dakikalığına ara veriyorum şimdi. kemiklerimin ağrıdığını hissediyorum artık. ve burada bırakmak zorundayım, kusura bakmayın vesselam. eyvallah hepinize. ben bir sigara daha sarmaya gidiyorum şimdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)