26 Nisan 2016 Salı

okuyun ve geçin; bir acı gibi içimden, ama ayak izlerinizi bırakmayın

puslu sokaklarda sürekleşen peşi sıra adımların vardığı bir yoldu
gecenin karanlığına benim sana varmayı beklediğim bir andı
karşı çıkamadığın bir güç çekip alamadığın bir hasret içinden
gecenin dördünden sabahın beşine kadar gördüğün bir rüyadan öte
bir şeydi ya hayat bizim inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey

ne varsa kırıp dökmek istediğin yeryüzünde seni sana uzak hissettiren
ve umudun kıyısında bile boğulacakmış gibi hissetmenin çaresizliği
dudaklarının kenarına sürekli paralel uzanmanın sitemkarlığı
kokunun varlığına aşina olup tadından bir haber nefes alıp vermek
gibi sıradan hislerin acısını parmak uçlarında yaşamaktan 
başka bir şey değildi ya hayat inanmamak için çaba sarf ettiğimiz şey

yalnızlığımın yüreğimi delip geçtiği bir organizma
karanlığın ruhumun içinde derin bir ıstırap oluşturması
aklımın kuytularında volta atıp duran bir kadının ayak izleri
ciğerlerimin yeryüzünde tanıklık ettiği tek şey tütün 
gibi materyal hüzünlerden oluşmuş bir yerdi ya hayat
inanmamak içi..

ne diyorduk şimdi, her şeyin son bulduğu noktadan sonra
belki yarın belki bir sonraki gün mü gelecekti o gün
sonrasında diye diye beklediğin o sonrası mı,
yoksa kurtuluş yolunu ararken aslında dönüp durduğun
o cam fanus mu hayat dedikleri yer bir türlü tutunamadığın?

seslendim arkasından "hey! buradayım ben" diyerek 
döndü arkasına ve baktı; ileriye doğru
sonra yoluna devam etti
o gün hayatta bir yer kaplamadığımı öğrendim
saydam bir vücut idim, ama tek farkım
ben ışık değil acı geçiriyordum üzerimden

4 Şubat 2016 Perşembe

delirmedim

henüz delirmedim. sanmıyorum. vakit daha erken. öyle değil mi albayım? yani. daha hiçbir şey olmamışken. kendimi çok özlüyorum albayım. bu hayatta en çok kendimi çok özlüyorum. dağıldım çabucak. yine karıştı her şey. yine elimi yüzüme bulaştıracağım. yine darmadağın bir şeyler karalayacağım. aynı ben gibi. parça parça edeceğim kendimi. daha ne kadar parçalanabilirsin ki evladım? bir insan daha ne kadar parçalanabilirse o kadar parçalanacağım işte. devam edeceğim. belki böylece yok olabilirim. kendimi böyle azad edebilirim belki. ne dersiniz albayım? sizi de oğuz ağbi önerdi bana. kendime de bulaştırdım sizi özür dilerim. ama kimsem yoktu işte. ben de size sığındım. umarım rahatsız etmiyorumdur? ediyorsam da kusu... estağfurullah evladım. sen devam et. pekala albayım. nasıl isterseniz. ben daha önce hiç bu kadar kendimi kayboluyormuş gibi hissetmedim albayım. şimdi diyeceksiniz kaybolmanın azı çoğu mu var, ama bilmiyorum işte albayım. hayatta birden fazla his yok aslında. sadece iki tane var ve hangisine rastladığınla ilgili. ben galiba solgun olana rastladım. diğerini pek bilmem. yalan bilgi vermek istemiyorum. ama siz bilgilisiniz, bilirsiniz elbet. ben o kadar şey öğrenemedim hayattan albayım. beni aydınlatır mısınız biraz? ya da boşverin. daha fazla aklımı delirtmek istemiyorum. öğrendiklerim bana fazla bile geldi. daha doğrusu maruz kaldıklarım. çay koyuyorum kendime, bir bardak da size getiriyorum. olur. içimiz ısınsın. biraz da ellerimiz. bu hayatta en çok ellerimiz ısınsın. yoksa sigaraya düşüyoruz ya da çaya. kendimizi bırakıyoruz bunlarda. parça parça diyorduk albayım. parça parça olmakla paramparça olmak arasında sürekli gidip geliyorum. yanlış anlamayın, ne onu ne de diğerini yaşıyorum demek istemiyorum. paramparça olana kadar parçalanıyorum. sonra daha da parçalanıyorum. ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. ama henüz delirmedim albayım. sigarayı düzgün tarayabiliyorum hala. hatta saçlarımı bile düzgün sarıp yakabiliyorum hala. bir sorun yok. bir şekilde devam edebiliyorum. keşke böyle olmasaydı. işte bu yüzden kaybediyoruz albayım. artık her şeye; bir şekilde, az da olsa gibi kalıplarla yaklaşıp tamah ediyoruz. o kadar çok kırıldık ki bütünün neye benzediğini unuttuk. bizi bir şekilde, bir şeye inandıran en küçük anlara sahip çıkar olduk. oysa o sadece bir ekmek kırıntısıydı; ama bizim karnımızı doyuracakmış gibi hissettik. çünkü mutluluğun tadını unuttuk albayım. sokaklarda binlerce genç bu yüzden intihar ediyor işte. insanlar bu yüzden kendini balkonlardan aşağı atıveriyor. ben ikinci katta oturuyorum albayım. biz miyiz bunun suçlusu? biz mi istedik böyle olmasını? bizi hayatta bir başımıza bıraktılar albayım, en kötüsü cevapsız sorularla bıraktılar. bakın çayım da soğudu işte. sigaram da söndü. bana neden hala bir şey olmadı. ben de kenarda unutulmuş bir çay bardağı gibiydim albayım, bana neden bir şey olmadı? ben de küllükte unutulmuş bir sigara gibiydim ben neden sönüp gidemedim? söylesene albayım, bu içimden akan katran beni neden yok etmiyor artık? yoruldum albayım, çok yoruldum. dayanamıyorum artık. dayanacak bir an bulamıyorum. sığınacak bir anı yakalayamıyorum, tutamıyorum ellerimle; çünkü ellerim hiç boş kalmıyor sigaradan. neden böyle albayım? biz bu hale nasıl geldik demek istemiyorum lakin buna karşılık hayat böyle bir yer işte cevabını da vermek istemiyorum. kendimi kandırmak istemiyorum artık albayım. en azından kendime dürüst olayım şu yeryüzünde. birazcık da olsa buna hakkım yok mu albayım? insan kendine bile dürüst olamayacaksa şu yeryüzünde, ne anlamı kalır o zaman varoluşumuzun? haksız mıyım demek istemiyorum çünkü şu hayatta artık en son aradığım şey haklılık duygusudur. bir de onun peşinden koşup kendimi yoramam ben albayım. ne önemi kaldı ki zaten artık haklı olmanın. hak etmenin veya etmemenin. ben bu kadar acıyı hak ettim mi? oysa ki bunların olmasını ben istemedim. o gün; o öğle vaktinde, ben karşısına çıkmak istemedim onun. ben kitabımı okuyordum albayım. sonra kitabımı kenara bıraktım; ona başladım. keşke kendimi bir kenara bırakıp kitabıma devam etseydim. özür dilerim. bunları konuşmamam gerekiyordu. evet albayım. bir şey söyleyin bana? yeni bir kanun çıktı deyin mesela, konuyu değiştirin artık. düşmeye başladım, kafamı hüznümden kaldıramıyorum. derin nefes al evladım. hatta kalk. çaylar soğumuş onları dök yenisini koy. neden albayım? onlarda mı soğusun? daha kaç çay bizim yüzümüzden soğuyup gidecek böyle? daha kaç sigara kendi kendine sönüp gidecek albayım? bu hayatta neye dokunsak kıyısından köşesinden ziyan ediyoruz. sanki mutsuzluk yeni çağın cüzzamıymış albayım; bunu da insanoğluna biz bulaştırmışız. elimden gelse kesip atacağım ama damar kalbe çok yakınmış. doktorlar imkansız diyor. tıp daha o kadar ilerlememiş. bu ayıp da size yüzyıl yeter dedim, ama ben göremem. utanın dedim doktorlara. iyi demişsin evladım. sağolun albayım. öyle işte. sonra çıktım oradan geri döndüm evime. doktorlar da aynı şeyi yapmıştır diye düşünüyorum. siz gençken de bu kadar acı var mıydı albayım yoksa son yıllarda kişi başına düşen acı hissiyatında gözle görülen bir artış mı oldu? ben sanırsam birkaç kişinin payını da üzerime almışım. isteyerek yapmamışımdır. sanmam. şu yeryüzünde kul hakkına girmem albayım. günahtır. sakınırım. umarım bu yüzden günaha girmiyoruzdur. girmeyiz değil mi albayım? her neyse. ben çay koyayım. çünkü bu hayatta çay da olmasa kendi soğukluğumu nasıl gizlerdim bilmiyorum. canım yanıyor. söndüremiyorum. çünkü küllükte unutmuşum kendimi albayım. söndürün beni artık. ya da yeniden yakın. kendime geleyim. ama artık bir şeyler olsun. ben kötü biri değilim albayım. henüz delirmedim. bir şeyler için çabalıyorum. ama tırnaklarım kopuyormuş gibi hissediyorum. yaptığım en büyük kötülük çayımı soğutmak. onu da kendim için teselli ediyorum zaten. aramızda hallediyoruz. ama insanlarla aramızda geçen şeyleri halledemiyoruz. insanoğlu bir çay kadar anlayışlı olmayı bir türlü beceremedi albayım. buna da üzülüyorum. ama elimde değil. düzelmeyecek biliyorum. bir insanın insana ihtiyacı varken, en çok ihtiyaç duyduğu şeye anlayışsız olduğu bu dünyaya katlanmak çok zor. artık kitabımıza dönelim albayım. fazla ara verdik bu sefer. vakit daha erken. hadi kalkalım artık. eyvallah.

16 Ocak 2016 Cumartesi

saat anonsu

bunları neden yazdığımı bilmiyorum. saat sıfırbirkırkbeş ve hava olması gerektiği kadar karanlık. tam bu anda kalktım ayağa ve oturdum tekrar. kendimi sorgulamaya başladığımın farkındaydım. o kadar dolambaçlı yollara girmeye gerek yoktu. ayağa kalktığımda yapacak hiçbir şeyim yoktu ve dedim kendime; peki ya şu an ayakta durarak ne yapabilirim, sadece kendimi yorarım. o zaman otur yerine aptal herif. özür dilerim. kafam fazlasıyla karışık. aslında karışık değil de. ne bileyim işte. bunun üzerine de çok düşündüm. aslında insanların kafam karışık veyahut aklım çok dolu gibi cümleler sarf ettiğinde sadece tek bir soru sorup dururlar kendilerine ve buna cevap bulamazlar; bu yüzden cevapsız bir sorudan daha fazla karışıklık yaratacak bir şey yoktur bu dünyada. çünkü ne yapacağını bilemezsin ve ne yapacağını bilememek çaresizliktir. çaresizlik insana sigara yaktırır, sigara insana kendini yaktırır. ne dersin bunun adını ne koyalım şimdi? isimsiz bırakalım da belki başka bir çağda bunun adını koyan birkaç hüzünlü ejderha bulunur. halimi soracak olursanız gamdan ve kederden biraz da tütünden çıkamaz haldeyim. birazımı sorgulamanıza gerek yok, günde birkaç paket ve birkaç dal fazlası işte o kadar. bu yüzden diyorum sorgulamayın ki kederim sizi korkutmasın. o kadar da yorgun bir adam değilim. korkup kaçmayın. sadece beni hayata bağlayan hiçbir yaradılışın varlığını hissetmiyorum. o kadar. bunda büyütülecek bir şey yok. çünkü geriye benden kalan hiçbir şey yok. bilmem ki şimdi kendimi size nasıl düzgün yansıtsam. lafın gelişi işte. bunun için kendimi yoracak değilim. neyse. beni bir vefasız derdin içinde sallayıp bırakmışlar. ipimi de kendi boynuma bağlamışlar. saat sıfırbirellidört ve zaman biraz ağır ilerliyor gibi. ama olsun daha yeni başlıyoruz. neye? ölmeye amirim. neye olacak, gayrı safi ölüm hasılasından payımıza düşenin fazlasını sırtlanmaya. küllüğü uzatır mısın? tabii ki. eyvallah. müziğin sesini de aç biraz. sessizlik kulaklarımı sağır ediyor. sağır olursam seni duyamam, buna dayanabilir misin? evelallah. o ne demek amirim. neyse sen devam et ne anlatıyordun? bilmiyorum. ben de pek bilmiyorum bu aralar neyin üzerine uyandığımı ve uyuduğumu. bir gün gelecek ama. kıymetim bilinecek amirim. insanoğlu anlayacak ve diyecek kusurumuza bakma seni fark edemedik. ben o an sinirleneceğim. hayır. sinirlenmeyeceğim. biraz kızacağım sadece. ben diyeceğim, siz; siz diyeceğim onlara. neredeydiniz? nerede kaldınız demeyeceğim çünkü onları beklediğimi zannederler oysa ben onları beklemedim hiç. değil mi amirim. pekala. devam edelim. nerede kalmıştık? nerede kaldınız asıl siz nerede kaldınız, pardon, neredeydiniz? amirim biraz ara verelim çünkü parmak uçlarım titriyor ve bir sigara yakmalıyız. yoksa bu insanlığın sonunu getireceğiz vefasızlıklarını yüzlerine vurarak. haklısın. haklıyım. onlar da haklılar. evet. ama işte bir yolda giderken amirim arkana bakıp duramazsın. anlıyor musun beni? aynada sürekli çaresiz yüzüne maruz kalamazsın. yola bakmalısın yoksa bir uçurumdan aşağıya yuvarlanırsın amirim. toparlayamıyorum, ne kendimi ne de kederimi toplayamıyorum. her yer her yere girdi işte. şimdi nasıl çıkacağız bu kederli tablonun içinden. oysa bizi bir duvara assalar şu an duvarı nem değil gam yıkardı işte, o an yerle bir olur boyasını akıtırdı. çünkü duvarlar ağlayamazdı amirim. biz ağlayabilir miydik? ağladığımızı anlayabilir miydik? anlatabilir miydik ağladığımızı? anlatabilir miydi ağladığımız bizi? biz neyi anlayabildik ki amirim? bunu burada kesiyorum, yoksa bileklerimizi dikine keseceğiz elimizdeki kalın uçlu kalemle. evet. nefes alalım. derin değil kısa bir nefes. fazla derine inemeyiz yoksa boğuluruz. buna dayanamayız amirim. artık daha da derine inemeyiz. böyle giderse yeni bir katman keşfedeceğiz. sonra oraya da gelirler. bizi rahat bırakmazlar. kimler? onlar işte. bizi düşünmeyenler. yanımızdaymış gibi yapanlar. yapma böyle. neden yapmayayım. onların yaptığı gibi. onların yaptığını biz yapamayız. sigara bitti. ağır bir gece oldu gibi. kendimize mi gelsek artık? nerede kaldı ki? kim? gelirim demişti. ne zaman? yıllar önce. sen? yılmadan önce. hatırladığım bu kadar. sözleşmiştik. dedim ona amirim. ay gökyüzünde sen yeryüzünde belirirsin. iyi demişsin. ama fazla derine indik amirim. belki de bizi göremiyordur. suçlama kendini. böyle kurtulamazsın artık bazı hüzünlerinden, kendini suçlayarak kurtulamazsın. ne yapmalıyız? atlamalıyız. hayır. biz sadece düşeriz. en kötü düşüşümü hatırlıyorum amirim. o anı hatırlıyorum. yeryüzüne düşmüştüm. önce rahme sonra yeryüzüne. keşke daha sağlam tutunabilseydim. neye tutunabilseydin oğlum? boşluğa amirim. belirsizliğe amirim. keşke biraz daha derman olsaydı kollarımda. kandırdılar işte bizi. sonunda bunu da dedirttin bana. kandırdılar bizi amirim, güzel bir yer dediler. düşmelisin oraya dediler. dinlememeliydim. beni uyarmalıydın amirim. neden uyarmadın. neden yanımda değildin. ama. tamam. uzatmayalım bu yersiz münakaşayı. saat sıfırikiyirmibir amirim. ne yapacağız? bir şeyler daha anlat. anlatayım amirim. anlatayım. kimsenin olmadığı bir andı. her zamanki gibi. ben vardım. bir de kendim. ha bir de kendiliğim vardı amirim. siz yoktunuz. özlem vardı. biraz hasret. biraz da kül geriye kalan. karanlıktı. ışık yoktu. yalnızdım. elimden tutan olmadı. yanlışı seçmemiştim. yalnızı da oynamak istememiştim aslında. ama bir iftira gibi üzerime attılar sanki ve kendimi bundan temizleyemiyorum. amirim en kötüsü de ne biliyor musun? kahretsin, bununla yaşamaya alışıyorum. korkuyorum hiç silemeyeceğim bu illeti üzerimden. kendimi bir türlü temize çıkaramıyorum. adım çıksaydı keşke amirim, canım çıktı yine de inanmadılar bana. saklandım. kendi içime. kapandım bir boksör gibi. korktum. gardımı çok sağlam aldım. sonra baktım yıllar geçmiş. artık indiremiyorum gardımı, kollarım kitlenmiş. ellerim çözülmüyor, soğuktan. ben böyle olsun istememiştim. bir sigara olsaydım da sönüp gitseydim ama bir sigara bile olamıyorum. buna sigara yakıyorum. söndüremiyorum, kendimi görüyorum küllükte. kafamı çeviriyorum. boynum kırılıyor. yeni bir şey fark ediyorum. unutulmuşum. değersizmişim. ben aslında varken değil yokken değerliymişim. ben onlara elimi uzattığımda o elin hep havada kalacağını zannetmişler, sonra ellerimi göremeyince kollarımı koparma pahasına ellerimi geri istemişler. çözülmüyor amirim. yıllarım geçmiş kendimle. nasıl çözülsün şimdi. affedersiniz. hüznüm büyüdü bir anda. şuramda şişti durdu. devam edemeyeceğim. siz devam edin bundan sonrasına. oturun düşünün biraz. ben devam edemeyeceğim. amirim. eyvallah. bırak kalemi. saat sıfırikiotuzyedi.

19 Eylül 2015 Cumartesi

kırılmış kemiklerin sesi adına

şimdi birçok hissin varoluşuna inandıktan sonra bunların altında ezilip duran kemiklerin sesi adına birkaç kelam etmek istiyorum izninizle. acı dolu günlerin hatta haftaların, ayların ne yazıktır yılların getirdiği birikimle, keşke kırılsaydım demeyen lakin eğilip bükülmekten dik durmayı unutmuş gururlu kemiklerin sesi adına yazıyorum. herkesin kemiği kendi içinde kırılır ve acısını hissettirir göğüs kafesinde, sonra bekler durursun bu acıya aşinalık kazanmayı. ulan ne acıdır beklemek. bakın bu muazzam bir isyandır. insanın başka biri yüzünden kırılan bir kemiğinin iyileşmesini beklemesi ne acıdır be. kapat şimdi sevdaya açılan tüm pencerelerin önünü ve sigaranı yak azizim. bu saatten sonra biri gelip yüreğimde yangın çıkarmak istese anca uzanır sigaramı yakarım, öyle bir haldeyim. "öyle"nin altını çizmek isterim ve bana bu kelimenin altını çizdiren tüm hisleri oraya gömmek isterim. lakin gücüm yok amirim. ciğerime çektiğim dumanın hızıyla eşdeğer bir yok oluşa sahip olsunlar isterim o hislerin, lakin olmazlar. halimi kendime inandıramazken size nasıl anlatabilirim birkaç kelimeyle. sakallarıma sinen tütün kokusunda bulun beni ve görün halimi. ama üzülmeyin, çünkü ne karar verdiysem arkasındayım, ne kadar kanasa da her yerim pişman değilim. düştüm evet, ama onun için ayağa kalkmaya değmezdi zaten. oysa şimdi hasret ve kül kalır geride ve konuşurum yerli yersiz, affola. yar, yüreğime kan yağar da çekip alamam kendimi oradan; eğer başımı otururum yüreğimin kıyısına ve sigaramın son nefesini alır salarım kendimi kendi yüreğimden aşağıya. bu nasıl bir intihardır azizim? insan kendi yüreğinden düşer mi, bu nasıl bir acıdır ki sen kendini bu kadar derin bir ıstırabın içinde sürüklenirken bulursun, bulamazsın; bulmuş sanırsın ve yanılırsın. yanılgın elini ayağını kırar. çünkü yok artık gücün, kalmamış ellerinde bir derman. hüznüm keskindir ya kanattı yine gece gece gönlümü. yıllar geçti de bir kere arayıp bulamadın ya beni, zarar ziyan şu ömrüme. oysa ben nerede bıraktıysan beni hep oralarda attım voltamı ve orada söndürdüm sigaralarımı. arayıp bulsaydın bir izmarit tanesini, o seni yüreğime kadar yürütebilirdi. sen yürümedin, neden? tütünle harap bitap düşmüş bir ciğerin yoktu sen neden bu kadar erken yoruldun ki? evet, çok sigara içerim ama sen yorulma diye hep yan yana söndürdüm sigaralarımı. ulan ne kadar vefalı insanlar oluyoruz hayatımıza bir vefasız girdiğinde. duraksadım. bu gerçek ve ben ne diyeceğimi bilemedim çünkü acımdan sarsıldım ve kelimelerim dağıldı sağa sola. birkaç tanesi yüzüme çarptı sabahın ilk ışıkları gibi; yırttı suratımı, parçaladı tenimi. yalan dolan bir şey yoktu sen neden dolandın öyle kendi kendine? tamam. kaburgama yaptığım bu baskıya devam edemem artık dönerim acının köşesinden şimdi. sigaramı yakarım ve arkama yaslanırım. devrildim azizim. unuttum bir anlığına kendimi, yüreğimin ucunda olduğumu unuttum. ne gariptir azizim seni bu denli acının içine sürükleyen insanın simasını bir anlık aklına getirince her şeyin varlığı ters köşe oluyor içinde. anlamıyorsun ne olduğunu. bu böyle lakin ben artık böyle değilim. çünkü geçen zamanla geçirdim zamanımı hep ve bıraktım kendimi onları düşündüm. artık bir başkasının varlığı için kendimi yok edemezdim. bunu öğrendim. ne acı bunun mecburiyetine teslim ettim kendimi. bunu yaptım. yaralandık, yaralarla tamamlandık. 

(derin bir nefes aldım)

harap bitaptık, zarar ziyandık; belki işe yaramazdık ve hep yalnız kaldık ama kendimiz olduk, başka biriymiş gibi davranmadık. çünkü olması gereken buydu ve hayatımıza giren insanlar bize bunu kanata kanata kanıtladı. her seferinde bu acı gerçeğin varlığına düşeceğimizi bile bile kendimizi yok sayıp yürüdük o yolu. acının üzerine doğru, vahşi bir at gibi yorulmadan. ve şimdi perişan bir halde sokağın köşesine oturup anladık, hiçbir şey değişmeyecekti. kim yürütürse yürütsün o yolu, geçip karşısına bakmadıktan sonra ayaklarının altına, kimse değiştiremeyecekti bu yolu. bak yine hatırladım ve yoruldum. biliyorum siz de yorgunsunuz. ama ben artık son defa eğdim başımı ve bıraktım her şeyi. çünkü biliyorum ve tekrar tekrar söylüyorum; seninle bir yola çıkılmaz, seninle anca bir yolda karşılaşılır. demekten yorulmadığım insanlar girdi ömrüme. kırıldı gönlüm fazlasıyla. üç kelime, dört kelime. üç harf, dört harf. her şekilde kanatabilirim yaranızı, çünkü lanet olası gerçek bu azizim. bunu biliyorsun ve değiştiremiyorsun. değiştiremediğine yandığın en acı şeyse zaman. bir dakikalığına ara veriyorum şimdi. kemiklerimin ağrıdığını hissediyorum artık. ve burada bırakmak zorundayım, kusura bakmayın vesselam. eyvallah hepinize. ben bir sigara daha sarmaya gidiyorum şimdi.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

anlatıyorum amirim

geçen zaman değil, geçen umudummuş. zamanla eskiyen umut tohumları kopuyormuş aslında içimden birer birer. bense yüzümde artan sakalın ve parmaklarımda sistematik olarak artan titremenin etkisiyle geçenin zaman olduğunu zannetmişim. düştüm. fark edemedim amirim, kendimi şimdi bir kusmuk gibi soğuk mermere yapışmış bir şekilde buldum. bu durum beni çıldırtıyordu. ama kendimi kazıyamıyordum mermerden. ayağa kalkmak istedim lakin yapamadım, içinde bulunduğum çaresizliğin o iğrenç kokusu başımı döndürüyordu, ayakta duramıyordum, düşüyordum. düşüyordum amirim, tutunamıyordum. hayata tekrar tutunmak istediğim yerden kırıldım. öyle bir yerden kırıldım ki sanki bir daha dik durmanın terimsel anlamını bana kimse öğretemezmiş gibi. bu nasıl bir gece böyle? bu nasıl bir kahır gelip de çökmüş sigaramın ucuna. her nefeste yalnızlığın içine çakılıyorum yeniden. amirim, ne zaman akan zamanla bir derdimiz kalmayacak? söylesene bana, insan aynı yerinden kaç defa ölebilir? bunu sana defalarca soruyorum, ama her seferinde aynı yerimden vuruyorlar beni. affet insanız dedik ama affedin insanlığınız nerede kaldı? emin değilim artık kopan yerlerin yeniden dikiş tutacağına. hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını öğreten bazı hüzünlerin ağırlığı altında ezildiğimiz günlere geldik. daha kaç defa daha bitmedi diyeceğiz demekten yoruldum. o kadar derin bir denizdeyim işte. yerimde olsan, kendini terk ederdin belki de. şimdi biraz ara verip sigaramı yakıyorum. çakmağa uzanıyorum, nefes alıyorum. derin bir nefes almak gerek sigaradan ki hayata bir anlığına ara verelim. sigarama çöken kahır parmak uçlarıma bulaşıyordu. gecenin ortasında bir sigara yaktım, üzüntüm nüksetti; göğü ikiye ayırdı dumanım, bulunduğum şehri katletti. yanan sigaramdı ama yüreğim alev aldı. katliam gibi bir şeydi. ama kimse sönüp kaybolmadı, yandığıyla kaldı. haydi anlat şimdi onlara her şeyin nasıl darmadağın olduğunu. bu sefer solumda bir boşluk oluştu, fiziksel olarak sola değil yokluğuna devrildim. hadi buna ağla şimdi ve ruhunu sat sıradan bir hazza. duramıyorum amirim, elimde değil. bundan sonra aşk dediğin bacak arasından akan sıvının kuruma süresiyle eş değerdir gözümde. kapatırım kendimi, kimsenin göremeyeceği bir yerde muhafaza ederim artık bende sağlam kalan ne varsa. buna biraz da olsa hakkım vardır değil mi amirim? yeryüzünde inancımı taze tutan şeyler birer birer kopup gidiyor içimden, ben engel olamıyorum. allah kahretsin amirim, göğüs kafesime takılan bir kanca var ve beni bilmediğim bir çukurun içine çekip duruyor. çıkın artık düşlerimden, rahat bırakın beni. kanımda eksilen bir şeyler var, hissediyorum güçsüzleştiğimi. duraksadım. etimden kopan bir parça tam gecenin ortasına düştü, nefesi gri kokuyordu. tam dokuz yerinden bıçak darbeleriyle parçalıyorum onu. hemen yok olsun diye. şaşkınım. her darbede kopan parçam değil benim canım acıyor. anlam veremiyorum amirim, bileklerim güçsüzleşiyor. bu durum git gide zorlaşıyor. oysa kendimi sakındığım ne kadar duygu varsa bir anlığına bırakmıştım kendimi, okyanusta boğulmadım da içtiğim su da nefessiz kaldım amirim. bir kaos gibi geçip gidiyor şimdi içimden yeminli birkaç hatıra. solumdan. soluğumdan akıp giden ölü atlar var. eylül bitti. durma bana küfret. toparlayamıyorum amirim. kalemi kılıç sanıp göğsüme saplıyorum. deniz çıldırdı amirim, sular çekildi; kumsalda tek başına çırpınan bir yüreğe sahibim artık. üşüyorum. biliyorsun amirim, gecelerimi aydınlatan bir ışıktan bahsederdim sana, bir kısrak kadar güzeldi beni o doğursun isterdim tekrardan. ama bitti gibi. içimde hala bir şeyler var gibi. ama bitti gibi. fonda çalan hüzünlü şarkının kucağına bırakıyorum kendimi, üzerimi çıkardım. mırıldanıyor beni notalar bir senfoni gibi. beni duymuyor notalar, etim parçalanıyor. fiziksel olarak dağılıyorum. ne olacaksa olsun artık derken ellerim titriyor. kalemi düşürdüm amirim. yapamıyorum. su içmem gerek. uyuşuyor odamın duvarları ama sabaha daha çok var. bir yumruk gibi sıkıyorum şimdi kendimi keşke beni yerle bir eden tüm acılarım yok olsaydı. sıra son dörtlükte değil mi amirim? isyan edeceğiz. kabuk atacağız. son ki üç dört amirim, ayaklarımızı ileriye götüren tüm zerafetlerin üzerine basıp geçeceğiz. çünkü biz çay içeriz biz ucuz tütün içeriz. yeter ulan. hayatım kangren olmuş. kendimi bir çay tabağında salah ederken bulmalıyım. senin neyine ulan birinin hikayesine dahil olmaya çalışmak. senin bütün iyi niyetlerini gecenin en güzel yerinde çarmıha gerdiler, görmedin. görsen ölürdün amirim benim iyi niyetlerimi öyle. ben göremedim. beni uyarmalıydın amirim. bana demeliydin amirim, sen onun hikayesinde başkasının gölgesiydin hep; sen ona ulaşmaya çalıştıkça başkalarının hatıraları araya giriverdi hep. sen öznesi belli olan cümlelerin virgülle ayrılmış yerlerinde soluk alıp vermeye çalıştın hep, demeliydin bana. sana güvenmiştim amirim, sen de bıraktın beni. artık kalbim öne doğru düşüyor, onu tutamıyorum. uyurken ismimi unutuyorum. hırpalandım amirim. ama son birkaç şey söylemek istiyorum. bende kalan birkaç hüznün kelamını bırakıyorum amirim. onları da bırakıyorum. biraz dağınık oldu affet beni amirim. şimdi bir akşam vakti rüzgara karşı yakarken sigaramı düşünür dururdum öylece, kafamda dönüp duran binlerce düşünce oluşurdu; beni tedirgin eden lakin ben gider cımbızla ayıklar bulurdum birini, ona düşer onu kurardım kafamda; gözlerini, gözlerinde yansımasını görmek istediğim beni. oysa ince bir sızı gibi geçip giderken günler ömrümüzden ben tutup durdurmak isterdim herhangi birini ve seni koymak isterdim içine. sonra beklerdim zamanı durdurmanı lirikal parmak uçlarınla ya da denize paralel uzanan saçlarınla. çünkü olması gereken buymuş gibi düşünmek isterdim veya hayat bana bunun olması gerektiğini öğretmiş gibiydi. bazen bazı şeyleri yapman gerekirdi. acı bir gerçek gibi önüne çıkardı bu ve sen onu bir izmarit gibi kül tablana basmak isterdin, olmazdı. olduğu bir rüyayı görmek ve o rüyadan uyanmamak isterdin ama bu acı gerçek her daim bir kabus gibi çökerdi göz kapaklarına, sen gözlerini kapatmak istemezdin. göz kapakların taşıdığı yükten yorgun düşmüş iki kırlangıcı anımsatırdı; ağlasan ölürdün, bunu bilirdin. lakin insanlar fark etmezdi. öyle işte amirim. bu hayata tutunmak bize göre değilmiş. biraz geç oldu ama anladık.

23 Nisan 2015 Perşembe

şiir olamayan dizeler topluluğu

herkes taşıyabileceği yükü omuzlanır,
omuzlarında yapış yapış bir yükün ağırlığı.
ağırlığın kararlılığı,
altında ezildikçe döner durur gecenin karanlığı.
bir adam;
kararmış günahların ucunda bekler durup,
kurur gider ya elbet, gerçekleşmezse hiçbir umut.

ancak iki dünya arasında tamamlanır sözler,
ve bir anlam ifade eder; tutku ve hüzün.
oysa kim şahit olmuş, bir menekşenin kokusuna.
tüm güzelliklerin arasında,
arayıp da bulamadığın bir bulantı gibi aklından,
kayıp giden bir göl resmidir;
şimdi ulaşamadığın doruklar.

soğuk bir titreme gibi dudaklarına yerleştirdiğin
sigaran,
ve parmak uçlarında başlattığın lirikal bir savaş
zaman zaman.
beklediğim.

ki biz öyleyiz geçip giderken birbirimizden
rüzgardan paralanmış,
kuş çığlıklarına maruz kalmış,
bir akarsunun yardımıyla başımızı dik tutup
yürürken tanrının elleri arasından
uzaklaşıyoruz ve başıboş bırakılmış,
bir rüyanın haykırışlarında buluyoruz
kendimizi, geçip giderken birbirimizden.

gerçekten bu kadar kırılgan mıyız?
ve bu kadar korkan iki dudağa mı sahibiz?
yeryüzünün faniliği üzerinde bizi,
selamlayan kaderin görüntüsü karşısında,
bu kadar erken mi havlu atıyoruz,
köklerinden bu kadar mı erken kopuyor umut tohumlarımız?

eyvah! nerdeyiz? derken hep daha ileriyi-
hayal etmenin ve bir uçurtmanın,
gökyüzünde kayboluşuna tanık olmanın verdiği,
hisse korkulu gözlerle bakarken bile,
bulunduğumuz yerin uzağında olmak istiyoruz,
gülüşlerin uzağında koşturuyoruz ve yoruluyoruz.